Bir kayın ağacının yanında durdun. Ölüme hazırlanmak için diz çökmemi söyledin; bana bir çeyrek saat tanıyordun bu dünyadan ayrılmam için. Uzun yürüyüşümüz sırasında, sana bakmadığım zamanlar, bana gizlice
yönelttiğin kaçamak bakışları, garipliklerini fark ettiğim bazı davranışları birden anımsadım, bir kitabın açık sayfaları gibi. Doğrulanmıştı kuşkularım. Sana karşı koyamayacak kadar güçsüzdüm, beni yere yıktın, titreyen yaprağı kasırganın savurması gibi. Bir elin iki kolumu kıskacına alırken bir dizin göğsümde, öteki nemli topraktaydı; kemerine asılı kından bir hançer çıkardığını gördüm öteki elinin. Olanaksızdı direnmem, ve
kapadım gözlerimi; bir sığır sürüsünün, rüzgârın getirdiği ayak sesleri duyuldu, biraz uzakta. Bir çoban sopasının ve bir köpeğin çene kemiklerinin tedirgin ettiği bir lokomotif gibi ilerliyordu sürü. Yitirecek zaman yoktu, ve sen anladın bunu; beklenmedik bir yardımın yaklaşması kas gücümü iki katına çıkardığı için, amacına erişememekten korkarak, ve iki kolumu birden devinimsiz tutamadığını fark edip, sağ bileğimi kesmekle yetindin, çeliğin ağzını hızla bastırıp. Yere düştü kopan parça. Ben acıdan kıvranırken, kaçtın sen. Çobanın yardıma nasıl geldiğini, iyileşmem için ne kadar zaman gerektiğini anlatmayacağım sana. Beklemediğim bu ihanetin, bende ölmek isteği uyandırdığını bilmen yeter. Göğsüm kurşunlara hedef olsun diye, savaşlara katıldım.
'Eğer öküzlerin, atların ve aslanların elleri olsaydı ve onlar elleriyle insanlar gibi resim yapmasını ve sanat eserleri meydana getirmesini bilselerdi, atlar tanrıların biçimlerini atlarınkine, öküzler öküzlerinkine benzer çizerlerdi ve onların her birine de kendi türlerine uygun bedenler verdirirlerdi (...) habeşler tanrılarının kara ve basık burunlu, trakyalılar ise mavi gözlü ve kızıl saçlı olduklarını söylerler.'
dayanamıyordum. nesnelerin bunca yakın olmalarına dayanamıyordum. bir kapıyı itiyor, içeri giriyorum; tüm varoluşlar bir atılışta doruklara konuyorlar. kendime geldim şimdi, nerede olduğumu biliyorum. parktayım. koca koca gövdeler gökyüzüne uzanan kara ve boğumlu eller arasında bir sıranın üzerine bırakıyorum kendimi. bir ağaç, ayaklarımın
altında, toprağı bir kara tırnakla kaşıyor. kendimi bırakmak,unutmak, uyumak istiyorum. ama yapamıyorum bunu; boğuluyorum: varoluş her tarafımdan, gözlerimden, burnumdan, ağzımdan içeri dalıyor. birden, perde yırtılıyor, anladım artık, gördüm.
birkaç adım atıp duruyorum. içine düştüğüm bu tüm unutuluşu tadıyorum. iki kent arasındayım, biri bilmiyor beni, öteki artık tanımıyor. beni kim hatırlar?