Uyanmış bir insanın tekrar tekrar okuması gereken paha biçilemez değerde olan bir kitaptır. Yaşamın tüm noktalarına dokunan, aydınlanma yaşamış bireylerin savaş verdiği iç dünyasında kendini bulmasına yol gösteren bir kaynak.
Yaşam bilinçli canlı formlarıyla değerlenir. Var oluşsal sorgulamalardan sonra bulanık bataklığa girmiş zihinlerin ne minvalde iyileşme gösterebileceğini, görebilen okurlarına gösteriyor Albert.
Kaygı ve endişe, üstü toprakla örtülü bedeninizin ayağa kalkışıdır. Yaşam topraktan oluşmuş bedende değil, yaşam düşünen kaygı duyan ruhun kendisidir.
Intiharın amaçsız kalmış bireyler için deli zırvası olduğunu inceden inceye ulaştırıyor okurlarına. Intihar, ayağa kalkmış o bedeni tekrar toprak altına itmektir, iç dünyada yaşanan devinimi kapatmaktır.
Hapishane Avlusu (1890).
Van Gogh’un en müstesna tablolarından birinin adı. Moskova’da Puşkin Güzel Sanatlar Müzesi’nde karşımdaydı.
Hayret içinde seyrettim. Hüzünle. Acıyla. Huşuyla. Önünden ayrılamadım.
Şaşmış, şaşakalmıştım.
Van Gogh'un hapishane deneyimi yoktur. Fakat bir duygu bu kadar mı yaşanmışcasına anlatılır, bu kadar mı içten, bu kadar mı sahici?
Esaret. Özgürlük duygusunun yitimi. Dört duvarla yollan kesilen adamların içine düştüğü o fasid daire. Bir türlü içinde çıkılamayan o lanet olası kısır döngü. İnsanı kuşatan çember. Nefesini daraltan pranga.
Hapishane avlusu. Duvarlarla yolu biçilen, süngerlerle beyni içilen otuz yedi adam.
VE o kasvetli dünyanın içinden göğe yükselen iki beyaz kelebek.
Bu tabloyu yaptıktan bir süre sonra Van Gogh tabancasını göğsüne sıkacaktır.
Tam da otuz yedi yaşında.
"Ben sevinçli adamım. Bu dünya böyle olmasa, böyle kara, karanlık olmasa, ben sevinçten taşar coşardım. Yaradılışım karanlıktan çok aydınlığa, acıdan çok sevince... Ne çare, ne çare ki sevinmek gelmiyor elimden..."