1000Kitap Logosu
ZEYNEP
TAKİP ET
ZEYNEP
@Zeyneptasx
Schopenhauer’in çok zengin bir sofra başında intiharı övdüğünü sık sık anlatıp gülerlermiş
Akdeniz Tıp
29 Temmuz 2001
289 okur puanı
11 Haz 2017 tarihinde katıldı.
110
Kitap
24
İnceleme
372
Alıntı
13
İleti
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
ZEYNEP
Karamazov Kardeşler'i inceledi.
1025 syf.
·
Beğendi
·
10/10 puan
karamazov kardeşler pide salonu
Karamazovlar’ı Dostoyevski’nin zirvesine hatta cahilliğimden cüret alarak edebiyat tarihinin zirvesine koyarak başlamak istiyorum. Bu noktada Suç ve Ceza’yı öne atarak itiraz edenler olacaktır ki bana kalırsa bu iddiada bulunanlar henüz Karamazovlar’ı okumayanlardır. Ecinniler de Raskolnikov karakterini şöyle böyle içinde barındırdığından Suç ve Ceza’dan daha dolu bir kitaptır. Ama hepsinin üstüne, Dostoyevski’yi bugüne taşımış ve yarınlara taşıyacak olan bu bin sayfalık dev eseri koymak gerekir. Ömrünün son yılları hariç neredeyse hiçbir zaman iki yakasını bir araya getiremeyen Dostoyevski, Ecinniler’i planladığı dönemde, bir arkadaşına,”geçim derdim olmasa ben de Turgenyev, Tolstoy, Gonçarov gibi yüzyıllar sonra bile hatırlanacak eserler yazabilirdim, onlar benden çok mu yetenekli sanki!”diye yazmıştır. Suç ve Ceza’yla çok büyük bir ün yakalamıştı ama gel gelelim ardından gelen Budala kimsenin ilgisini çekmedi. Hatta, iyi ki varlar dediği eleştirmenler bile aşk romanı görünümlü bu kitabı görmezden geldiler. Ardından Ecinniler’in yayınlanmasıyla, Dostoyevski; düşmüş, yeteceğini kaybetmiş, zırvalayan bir yazar olarak ilan edildi. O dönem Rusya, Turgenyev’le büyüleniyordu ve dönemi karikatürize edip hepsiyle açık açık dalga geçen bu kitap kimsenin hoşuna gitmemişti. Hakkında idam kararı verilmiş, kürek cezasına çarptırılmış bu düzen karşıtı adam ne ara Çar yanlısı ( bizim deyimimizle “çomar”) oluvermişti!! Yavaş yavaş iki yakası bir araya gelen Dostoyevski, en büyük eseri “Karamazov” için çalışmaya başladı. Karakteri kesinleştirmek için dönemin ünlü yazarlarının sığındığı manastırlara bile gitti. Üç yıl süren çalışmanın ardından, Dostoyevski hak ettiği üne kavuşmuş oldu. Karamazov’lar onu zirveye taşımıştı. Belki de en nefret ettiği insan olan Turgenyev’den daha çok ilgi görüyor ve seviliyordu. Dostoyevski’nin her karakteri bir düşüncedir. Düşünceler uğruna bedenler ve günlük sıkıntılar kurban edilir. Örneğin, İvan Karamazov’u hasta eden bakteriler değil Tanrı’dır. Dostoyevski’yi hayatı boyunca rahatsız eden sorun budur zaten: Tanrı’nın varlığı… Bu, düşünceden ibaret bedenler, Karamazov Kardeşler, yazarın kendisidir. Alyoşa, yazarın belki de asla ulaşamadığı, ideal insandır. Henüz kirlenmemiştir ama Prens Mışkın gibi de değildir. Kötülüğü, şehveti bilir yine de Tanrı yolundan yürür. İvan, Tanrı sorunuyla kafayı bozmuş bir sara hastasıdır. Dostoyevski felsefesinin sonucu, onun kahramanlarının sentezi aynı zamanda bir çoğunun da yıkımıdır. Dmitri babası gibi şehvet düşkünü bir adamdır. Nişanlısından aldığı parayı içki sofralarında metresiyle yer, para için babasını öldürmeyi düşünür hatta sonunda alçaklığından intihar etmeye karar verir. Dostoyevski’nin kumarbaz yönünü temsil eder. Fyodor Pavloviç’i de kendi babasından esinlenerek yaratır. Bir de Fyodor Pavloviç’in oğlu olduğu söylenen, dilsiz bir kadından doğma Smerdyakov vardır. Annesi onu doğururken ölmüştür ve babasının evinde uşaklık yapmaktadır. Aslında son derece sadık ve güvenilir olan Smerdyakov, sonradan İvan’ın özgür, sınır tanımaz düşüncelerinin kurbanı olacaktır. Tanrı yoksa her şey mübahtır!! Alyoşa, şehvet düşkünlüğüyle tanınan bir aileden olsa bile yoldan çıkmamış,inancını korumuş bir gençtir. Rahip adayı olarak manastıra sığınmıştır ve Staretz Zosima denen kutsal bir adamın öğrencisidir. Dostoyevski’nin Tanrı’dan çok İsa’ya inanması gibi Alyoşa da Zosima’ya inanır. Gerçi Dostoyevski için İsa vazgeçilmezdir, Tanrı’nın olmadığını, bütün bu şeylerin saçmalıktan ibaret olduğunu bilse bile İsa’ya inanacağını söyler. Alyoşacığı için bu kadar kıymetli olan Zosima’yı, ölümünden sonra kokutması da tanrısız İsa düşüncesine bir göndermedir bence. Zosima’nın Alyoşa’ya, kendisinin ölümünden sonra manastırdan ayrılmasını öğüt vermesi, inancını dış dünyada da koruyacağını söylemesi bunu kanıtlar niteliktedir. Alyoşa İsa’sını bulmuştur zaten, artık Tanrı’ya, yani manastıra ihtiyacı yoktur. Belki de Dostoyevski için Nietzsche’nin üst-insanı olmuştur artık. Karamazov ailesinin yıkılışıyla hiç alakası olmayan çocuklar da Alyoşa güzellemesi yapmak için dahil edilmiştir kitaba. Olaylar sonunda İvan kafayı yer, Dmitri Sibirya yoluna düşer, Smerdyakov intihar eder… Kısacası inançsız olanlar kurtuluş yolu bulamaz ve felaketlere sürüklenirken Ortodoks bir Rus olan Alyoşa çocuklara öbürkü dünyada tekrar kavuşacaklarını, sevinç içinde birbirlerine olanı biteni anlatacaklarını söyler. Bu noktada Raskolnikov ve Stavrogin’in akıbetlerini de karşılaştırmak gerekir. İkisi de özgürlüklerini ararken yanlış yola sapıp suça batmışlar ve vicdan azabı içinde can çekişiyorlardır. Raskolnikov bu sırada Tanrı’yı bulur ve şöyle böyle felaketinden kurtulur, Tanrı’sını bulamayan Stavrogin ise buhranlar içinde intihar eder. Yukarıda söz ettiğimiz karakterler ve sözünü etmeye değer olan diğer Dostoyevski karakterleri hepsi sıradaşı tiplerdir ve hep bir uç noktalarıyla, aşırılıklarıyla öne çıkarlar. Ama Karamazov’un Alyoşa’sı bir çok yönden sıradan, hatta olaylar içinde silik kalan bir tiptir. Dostoyevski de böyle başkarakterlere alışık değiliz. Kendisi bu konuya açıklık getirebilmek için ufak bir önsöz yazmış, Alyoşa’yı neden başkarakter seçtiğini kitabın sonunda anlayacağımızı söylemiştir. Bana kalırsa sebep şudur: Alyoşa, Dosto için ideal insandır. Dostoyevski büyük ihtimalle ömrünün son yıllarını böyle bir insan olmak için harcamıştı. Son kitabı olduğundan ve o yıllarda Ortodoks Rusya diye diye kafayı yediğinden, İvan yerine Alyoşa’nın başkarakter olmasına şaşmamak gerek. Tehlikeli düşünceleri hakkında düşüncesizce davranıp dolaylı olarak baba katili olan İvan, Dostoyevski’nin en yakışıklı karakteridir. Tanrı katili değildir, bu konuda düşünmeyi çok önce bırakmıştır. Tanrı varsa bile, çocuklara işkence edilen böyle bir düzeni kabullenmeyeceğini söyler. Onu reddederek, ölümsüz yaşam için giriş biletini geri verir. Dostoyevski,İvan’la birliktedir. Alyoşa, onun için bir hedeftir sadece. Bana kalırsa Dostoyevski ölürken bile İvan’ın tarafındaydı, Tanrı’yı bulmuşsa bile ona inanmamıştı. İvan, düşünceden ibaret gibi dursa da Karamazov kanını taşıdığından şehvet ve arzularından sıyrılmış değildir. Albert Camus’un “Sisifos Söyleni”de uzun uzun ele aldığı Tanrı’nın yokluğu durumunda intihar konusuna da Schopenhauer’ın kendisini tokat manyağına çevireceği bir cevap verir: “Hayata inanmasam, sevdiğim kadına sırt çevirsem, dünyanın gidişine inancım kalmasa, hatta tam tersine, her şeyin karmakarışık, uğursuz, belki de şeytanca bir kaos olduğuna iman etsem, insanların hayal kırıklığından uğradığı bütün korkulara tutulsam gene de yaşamayı isteyeceğim, hayat kadehini ağzıma götürünce bitirene kadar bırakmayacağım!” İvan, gençlik yıllarında duyulan arzu ve hazlar uğruna hayatın yaşamaya değdiğini, belki 30 yaşında kadehi ağzından çekebileceğini söyler. Dünyanın acılarla dolu bir feryat, bir sefalet vadisi olduğunu, insanın arzularından ve hazlarından tamamen sıyrılarak yaşaması gerektiğini söyleyen Schopenhauer, Karamazov ailesine güzel bir cevaptır bence. Körlerin nedensiz istençlerinin sonucu olan dünya, aslında olmaması gereken kötü bir şey, bir suçtur. İvan da bu konuda Schopenhauer’la birliktedir. Öklid geometrisiyle sınırlı aklımız, dünyanın ötesiyle ilgili anlayışa sahip olamaz ve bu şartlar altında, kavrayamadığımız hayat hakkında sınanamayız. İnsanları sonradan, yaptıkları zulümden, haksızlıklardan, çektirdikleri acılardan dolayı bağışlayacak, onları temize çıkaracak bir şey olsa bile, bunu asla kabullenemez ve Tanrı’yı bulsa bile onun cennetini reddeder. Karamazov cinayetini açıklamak için İvan ile şeytanın konuşmasından başlamak gerekir. İvan olanı biteni öğrenip de kafayı yiyince odasında şeytanı görür. Karşısında bir Rus mujiği oturmaktadır, onun gerçekten şeytan mı olduğunu yoksa şeytan diye kendi kendisiyle mi konuştuğunu anlayamaz. Şeytan sürekli konuşur, İvan kulaklarını tıkar, onun ağzından çıkan laflara dayanamaz. Aslında söylenenler önceden kendisinin düşündüğü şeylerdir, karşısında oturan mujik bizzat kendisidir zaten. Şeytan’ın şu lafları Karamazov cinayetinin sebebidir: Bir gün herkesin gerçeği anlayacağı devirin gelmesine imkan var mı? Varsa, mesele yok, insanlığın hayat sorunu çözülmüş demektir. Fakat insanlığın kökleşmiş ahmaklığı yüzünden mesele belki daha bin yıl çözülemeyeceğine göre, zamanımızda gerçeğe varan herkes hayatını yeni ilkelere göre düzenlemekte serbesttir. Bu anlamda onun için her şey mübahtır. Dahası var, böyle bir devir gelmese bile, tanrı ve ölümsüzlük olmadığına göre yeni insan, bir başına bile kalsa tanrısal insan olabilecek ve yeni sıfatına dayanarak gerekirse kalp huzuruyla eski köle, insanın bütün manevi engellerini aşabilecektir. Tanrı’ya kanun yoktur. Her yer Tanrınındır, ayak bastığı her yer yücelir… kısacası her şey mubahtır. Smerdyakov bu düşüncelerle büyülenir ve İvan’ın gizli isteğini yerine getirmek ister. Kendisi sonradan böyle bir isteği olmadığını, düşüncelerini böyle bir amaca hizmet etmek için açıklamadığını söyler. Ama aslında o da babasının ölümünü içten içte istiyordur ve bunun için farkında olmadan Smerdyakov’a yardım eder. Böylece baba Karamazov oğulları tarafından öldürülür. İvan,cinayet itirafına kimseyi inandıramaz çünkü saralı bir delidir o artık. Dmitri’nin ise masum olduğuna inanmazlar. O zaten masum olmadığını, babasının ölümünü içten içe istediği için katil kadar suçlu olduğunu söyler. Peki gerçekten suçlu mudur? Staretz Zosima’yı ziyaretten dönüşte babası için “ bu adam neden yaşıyor ki?” dememiş miydi? Aslında bakacak olursak Dmitri babasından pek de farklı bir karakter değildir. Zamanın köylüsünü temsil eder, sürekli içki içer, her şeye bodoslama girer. En önemli özelliği ise düşünceden yoksun olmasıdır. Aynı zamanda romanın en net kişisi ve içgüdüleriyle hareket eden tek kişisidir. Nişanlı olmasına rağmen intikam hırsına tutuşmuş bir afüşteyi metres edinir. Babası da aynı kadına aşıktır ve onunla evlenmeyi düşünüyordur. Dmitri’nin annesinden ona kalan parayı , evlilik teşviği olarak Gruşenka’ya vermek ister, bu sırada Dmitri beş parasızdır. Aynı zamanda nişanlısı Katerina’dan, bir akrabaya götürmesi için aldığı parayı metresiyle içki alemlerinde harcar. Söylediğine göre paranın sadece yarısını harcamıştır, kalan parayı geri verecek ve hırsız olmadığını kanıtlayacaktır. Uzun süre boynunda bir bez parçasından dikilmiş muskanın içinde saklar parayı. Mahkemede bunları itiraf edince herkes “hadi lan ordan!” ayarında bir cevap verir. Katerina, bahsi geçen parayı akrabaya ulaştırması için vermemiş, Dmitri’nin, sevdiği adamın, ne kadar alçalacağını görmek için vermiştir! Cinayetin işlendiği gece, alçaklığından intihar etmeye karar verir. Önce gidip Gruşenka’yı bulur sonra da muskada kalan üç bin rubleyle bir güzel eğlenir. Asıl planı şudur: gidip güzelce eğleneyim, parayı son kuruşuna kadar harcayayım sonra sabaha karşı kafama kurşunu sıkarım. Şu olayıyla Dmitri benim gözümde Dostoyevski’nin en alçak, gurursuz ve onursuz karakterlerinden biridir. Katerina ve Gruşenka; Dostoyevski’de görmeye alışık olduğumuz kadın tiplemeleridir. Karamazov kardeşler gibi gündelik hayattan soyutlanmış düşünce yüklü bedenler değillerdir. Asıl karakterlerin izleyecekleri yolda şöyle böyle rol alan yardımcılardır ancak. Zaten ne Dmitri’nin ne babası ne de İvan’ın aşkı gerçek aşk değildir. Ruhu yakıp kavuran istekler ve bazen acıma duygusu üzerine yaşanan hislerdir. Gruşenka, uzun zaman önce lekelenmiş, bu yüzden erkeklere karşı hırslanmış, intikam duygusu içinde basit bir kadındır. Dmitri’yi de Fyodor Pavloviç’i de sevmez, ikisini de kandırır. Baba oğulun arasının açılmasındaki en büyük sebeplerden biri odur. Katerina ise namuslu olduğu herkes tarafından bilinen saygıdeğer bir hanımefendidir ama gel gör ki Dmitri gibi bir alçağa aşık olmuştur. Aynı zamanda İvan’ın da aşık olduğu bu genç kadın gerçek aşkı bulabilmiş değildir. Kısacası kutsal Alyoşa hariç tüm karakterler ihtiras buhranları içinde kıvranmaktadır. Karamazov Kardeşler’in herbiri ayrı ayrı Dostoyevski’dir. Dmitri, sürgünde son bulan romantik devri; İvan, sosyalistlik uğruna imanını kaybettiği yılları; Alyoşa ise dine geri döndüğü yılları temsil eder. Peki hangisi en çok Dostoyevski’dir? Misal Nabakov’un incelemesinde bahsettiği gibi yazar, en çok Dmitri’yi takip ederken coşar. Tasvirler güçlenir, karakterin iç dünyası en derinine kadar sayfalara yansır. Kumarbazlıktan çok çekmiş Dostoyevski, Dmitri’nin cinayet günündeki “dibe vurma” hissiyatını, “battı balık yan gider” düşüncesiyle kapıp koyverişini çok iyi anlıyor olsa gerek. Alyoşa’nın inandırıcılığı olmayan peygambervari karakterini anlatırken aynı havaya giremiyor. Karamazov Kardeşler’in başarısını sağlayan, bin sayfalık dev bir eser olmasının yanında filozof olan bir sanatçı tarafından yazılmış olması, felsefi tiradların bolca oluşundan dolayı 5 dakika sonra ölecekmişsin de hızlıca okuyup evrenin sırrını kavraman gerekiyormuş gibi hızlıca kendini okutmasıdır. Bitirdiğinde sana bir şey öğretir mi bilinmez ama kendini özletir. Dostoyevski’nin neşeli sesini, karakterlerin oradan oraya savruluşunu özletir. İçinde bir şeyler bulabilmek için önceden Dostoyevski’nin üç beş tane kitabının okunması gerekir. Aksi taktirde Aşkı Memnu izler gibi okunur. Alyoşa ve abilerinin çelişkilerini görüp Dostoyevski’nin kendisiyle savaştığını fark etmek gerekir. Alyoşa gibi pısırık olacağınıza, İvan gibi hakkıyla delirmeniz dileğiyle..
Karamazov Kardeşler
Okuyacaklarıma Ekle
6
201
Hacer Demirhan
Bugün kitabı bitirdim, üstüne ilk sizin incelemenizi okudum ve çok başarılı buldum .Kaleminize sağlık
1
1
ZEYNEP
Teşekkür ederim
ZEYNEP
yorumladı.
Oğuz Aktürk
Babalar ve Oğullar'ı inceledi.
271 syf.
·
2 günde
·
9/10 puan
Ya Hiç Doğmasaydık?
Babalar ve Oğullar kitabını YouTube kanalımın kitap okuma grubunda onlarca kişiyle birlikte okuyup tartıştık: youtu.be/Fqbb6LqTkFI Madem 23 temmuz doğum günümdü, kendi hediyemi ailem hakkında hislerimi anlatan bir kitap incelemesi yazarak vermek istedim. Nedir ki doğum günü dediğin? 365 gün boyunca 365 defa büyüyüp her gün doğarken bu gelişiminin tek günle sınırlandırılması değil mi? Peki, nedir ki hayat dediğin? Seçiminin dışında bir coğrafyada, bir bedende, bir cinsiyette, bir yılda doğup da sürekli seçimler yapmak zorunda bırakılmak değil mi? Bu incelemenin yorumlar kısmında aileleriniz hakkındaki düşüncelerinizi de duymak isterdim. Çünkü farkında mısınız bilmiyorum, aileleriniz hakkında hiç konuşamadık bugüne kadar. Fakat sizin düşüncelerinize değer veriyorum ve bizi büyüten ailelerimiz hakkında sizin neler düşündüğünüzü, evinizde neler yaşadığınızı merak ediyorum. Bu incelemenin sadece kitap özeti gibi yazılmış olmak için değil, sizlerin her birinin varoluşlarının ve doğumlarının değerli olduğunun farkına varılarak bir iç döküş şeklinde her zaman var olmaya devam etmesini istiyorum. Esas benim değil, sizin doğum gününüz kutlu olsun. Çünkü bu yazıyı kendi şimdiki zamanlarında okuyan sizler olmasaydınız, karşılıklı içselleştirmelerimizin de bir değeri olmazdı. Dedim ya, bugüne kadar hep birey olarak tanıdım sizleri. Oysaki bizim varlıklarımızın atmosferi olan ve bizi bugünlere kadar getiren anneler ve babalar varken, biz de onların en değerli varlıklarıyız en nihayetinde. O zaman nedir düşünceleriniz aileleriniz hakkında? Seviyor musunuz onları yoksa çok mu ayrı düşüyorsunuz kuşaklarınızın çatışması yüzünden? Mesela bu kitaptaki Bazarov adlı baş karakter Batıcı, nihilist ve ilerleme yanlısı olduğu için Rus milliyetçiliğine ters bir tutum sergilerken, Bazarov'un arkadaşının ailesi ise bunun tam tersi. Yani milliyetçi ve Batı karşıtı bir tutum sergileyip Puşkin'in kitaplarından örnek veren bir aile. İşte tam da bu kuşak çatışması yüzünden bugün bu kitaba inceleme yazmak istedim. Kendi ailemi anlatayım biraz size. Gün içinde pek çok konuda zıtlığa düşeriz onlarla. En basit örnek olarak onlar vakitlerini genelde televizyon izlemekle geçirirken ben kitaplarla geçiririm. Babam siyaset ve tartışma programlarını severken, ben hiçbir sonucu olmayan muhabbetleri sevmediğim için onları izlemek istemem. Hatta sırf öyle yapmadığım için bazen azar da yerim. Annem ise pek çok Türk dizisi izlerken, onların bana hiçbir katkı sunmadığını düşündüğüm için izlemem. Evde gözlerinin önünde büyüyen ve içinde yüzlerce kitap olan bir kitaplık olmasına rağmen bir insan nasıl olur da bu kitaplığın içindeki kitaplardan bir tanesini bile merak etmez? Siz de ailenizle böyle bir zıtlık yaşıyor musunuz arkadaşlar? Ama işte hayat da böyledir ya, insan gerek ailesiyle gerekse de kendi benliğiyle yaşadığı çelişkilerle, zıtlıklarla birlikte doğmaya devam eder her gün. Belki benim de her 365 gün yeni bir benlik kazandığımı düşünmem bundan dolayıdır. Belki ben de bu yüzden sürüleşen ve samimiyetlerinden uzaklaşan, kendisi olmaktan ödün verip de herkese kalıp misali davranışlar içerisinde bulunan, yapay davranışlardan tiksinen ve her şeye eleştirel yaklaşmaya çalışan bir insan olmuşumdur Bazarov gibi. Bazen ben de Bazarov gibi çelişkilere düşüyorum ama kendimle, aşkın saçma bir şey olduğunu söyleyip yeni aşklarda buluyorum kendimi. İspanyol yazar Miguel Unamuno da "Yaşam bir çelişkidir" demiş mesela. Onun da evet ile hayır diyen kalbinin bir çelişkisi varmış, sürekli inanmak ile inanmamak sorunu arasında kalmış, ruhun varlığı yokluğu ve ölümden sonraki bilincin varlığı yokluğu arasında kaldığı çelişkiler yaşamış hayatı boyunca. Bizim de bilincimiz ailelerimizin bilinciyle hiç çelişmiyor mu arkadaşlar? Ne olursa olsun hem anneler hem babalar hem kızlar hem de oğullar iyi ki varlar. Hem yanlış ve suçlu olanın anneler ya da babalar olmadığını düşünürüm ben. Bazarov da böyle düşünür. Yanlış olan şey, bizim seçimlerimiz ve tutkularımızdır. Dünyayı olduğu gibi kabul etmek gerekir işte bu yüzden. Doğru olan şeyler kadar yanlış olan seçimlerimiz de bizi yeniden doğurur çünkü. Verimli zaman geçirmek için zamanı boşa harcama bilincinin gerekliliği gibi insanın iyi ki doğduğu bilincine ulaşması da onun kötü ve gereksiz insanlarla muhatap olduğu bilincine bağlıdır bence. Film yönetmeni Frank Capra'nın Şahane Hayat filmindeki George da bütün yaşadığı sorunlardan sonra yaşadığı hayattan pişmanlık duyup "Keşke hiç doğmasaydım!" demişti. Peki keşke hiç doğmasa mıydık gerçekten de? Hiç doğmasaydık kim okuyacaktı bu değerli yazarların kitaplarını? Hiç doğmasaydık kim verecekti hak ettikleri değerleri bu yazarlara? Hiç doğmamış olsaydık ailelerimizle yaşadığımız kuşak çatışmalarından sonra nasıl kendi varoluşlarımızı ve zevklerimizi bulacaktık? İyi ki doğmuşuz, birimiz değil, hepimiz! Umutsuzluğu bırakıp "İyi ki doğdum" farkındalığını sağlayacak insanlarla, amaçlarla ve hayallerle birlikte olabilmemiz gerekiyor. Kendimiz ve bireysel başkaldırımıza yardım edecek bir umut kaynağı bulmamız gerekiyor. Bu herhangi bir kitap da olabilir, bir köy okuluna kitaplar yollamak da olabilir. Sonuçta Wilhelm Reich'in de dediği gibi "Hayatımıza sevgi, çalışma ve bilgi egemen olmalıdır, çünkü bunlar yaşamımızın tükenmez kaynaklarıdır." Hayatımda kullandığım ilk tükenmez kalem bile tükendiğinde anneme sorduğum "Anne, bu kalemin adı niye tükenmez kalem?" sorusuna "Lafın gelişi o oğlum." cevabını almam da belki hayatımı sadece lafın gelişi olarak yaşamamam konusunda bir uyarıydı, kim bilir? İyi ki doğmuş işte Bazarov da, Turgenyev onu tasarlamasaydı ve ben de bu kitabı kendi kitap okuma grubumla birlikte okumasaydım kendimi bu kadar yakın hissedeceğim kimse olmayabilirdi belki de bugün. Ben ise her geçen gün yeniden doğuyorum. Gündüzlerime gece, duygularıma ise düşünce katmayı öğreniyorum. Bir dört duvar içerisinde kuşakları çatıştırıyorum. Var oldum ve her gün var olmaya devam diyorum. Doğdum ve her gün doğmaya da devam ediyorum.
Babalar ve Oğullar
Okuyacaklarıma Ekle
10
387
ZEYNEP
Yazdığınız şeylerle kitabın hiçbir alakası olmaması dışında gayet güzel bir inceleme olmuş.
3
ZEYNEP
Matmazel Noraliya'nın Koltuğu'yu inceledi.
319 syf.
·
Beğendi
·
7/10 puan
Suç ve Ceza’ dan Muhtasar İlmihal’e
Bütün her şeyi bir kenara bırakmayı başarabilirsek , Türk Edebiyatı’nda apayrı bir duruşu olan roman. Konusundan bağımsız okurken edebi zevk veriyor ki bu hissi çok az kitap yaşatabiliyor. Yine bazı şeyleri bir kenara bırakırsak Yalnızız’ı çok aşmış bir kitap. Suç ve Ceza tadı veren ilk bölüm ve ardından muhtasar ilmihal tadı veren ikinci bölüm.... Kitapla ve direkt olarak Peyami Safa ile ilgili övülecek ve sövülecek o kadar çok konu var ki! Kendisi zaten kaostan beslenen bir yazar, o dönemde sataşmadığı yazar kalmamış, bu kitabıyla da içindeki kaosu yüzümüze çarpmış. Fikrimce, bu kitabın muhtasar ilmihal kısımları Nazım Hikmet’e ve diğer dönemin kahrolası komünistlerine karşı ‘’O işleri bırakın, bakın böyle yaşayın, adam olun’’ dersi vermek için yazılmış. İlişkiler nasıl da çürüyor böyle, bir zamanlar Nazım Hikmet’e Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu ithaf ederken yıllar sonra beni komünist edeceklerdi kahrolasıca komünistler diye ağla. Nazım Hikmet ve Peyami Safa’nın dostluğunu bile bu hale getiren hayat bize neler yapmaz... Karl Marx bu kitabı okuyup Peyami Safa’nın materyalizm algısını görse bir kere daha can verir adam. Materyalizm= Diz üstü etek giyen kadınların her erkekle sevişmek istediği bilgisine göre kadınları apartman boşluğuna çekip ayıp ayıp şeyler yapma halkına sahip insanların dünya görüşü. Muhtasar İlmihal bölümüne geçince evlenmeden olmaz, kadınlar çiçektir böcektir, onlar bize haramdır demeye başlıyor. Yani sen K kadar felsefik psikolojik laflar et sonra gel işi bu kadar gülünç bir hale getir. Edebiyatta Tutunamayanlar gibi bir konumu olacakken muhtasar ilmihal bölümü yüzünden ne durumlara düşmüş. Sorun adamın dini düşünceleri değil böyle harika başlayan bir kitabı böyle basitçe bitirmiş olması. Gerçi Suç ve Ceza’da çok farklı bitmiyor gibi geldi şu an. Vafi Bey’in okuyup üfleyip ağrıları dindirmesi Nuriye’nin doktorlardan çok hastası olması hepsine üfleyip üfleyip şifa vermesi ben neden tıp okuyorum gidiyim iki sayfa muhtasar ilmihal okuyayım dedirtmiştir. Peyami Bey türbe türbe gezerdi sanırım bu şifacı üfürükçü aşkı kitaplarına da sirayet etmiş. Peyami Safa’nın hayatı cidden sürprizlerle dolu. Bir yandan üfürükçüye gidiyor bir yandan tıp ve psikoloji ile ilgili ciddi ciddi akademik araştırmalar yapıyor. Bir bakıyorsun dergilerde o yazara bu yazara laf atıyor bir bakıyorsun Sait Faik’i keşfediyor. Geçen yıl Nazım Hikmet’le takılıyor bu yıl Necip Fazıl ile ismi anılıyor. Siyasetin ve gündemin o kadar içinde ki ebedi kişiliği asla öne çıkamıyor. İşte bu günde bu şaheseri 3 bin kişi okuyor uygulamada. Böyle kötü kötü şeyler yazdığıma bakmayın gerçekten edebi zevk alarak okuyacağınız bir eser. Ama tavsiyemdir ki okurken muhtasar ilmihal bölümündeki nutuklara pek kafanızı takmayın. Yoksa böyle biraz kırgın biraz sinirli biraz hayran incelemeler yazabilirsiniz.
Matmazel Noraliya'nın Koltuğu
Okuyacaklarıma Ekle
14
M.D.
Peyami Safa'nın hayatı boyunca yaşadığı kafa karışıklığını, bir kitabı üzerinden anlatan inceleme zor bulunur. Gelgelelim esrlerindeki edebi tat ne kadar yüksek olsa da, o galiba hep siyasi kısır tartışmalarla öne çıkmaya çabalamış gibi. Yazık gerçekten.
1
1
ZEYNEP
O dönemin önemli yazarlarının da siyaset tarafı var zaten. Ama dediğiniz gibi Peyami Safa bu işleri bıraksa Türkiye’nin Tolstoy’u olurdu
1
ZEYNEP
yorumladı.
Anıl
Ferrari'sini Satan Bilge'yi inceledi.
230 syf.
·
10 günde
·
8/10 puan
Öncelikle belirtmek isterim ki; genel anlamda bu kitap, acımasızca yapılan eleştirileri kesinlikle hak etmiyor. Kitabın en beğenilen incelemesi ise kitabı dahi okumayan bir arkadaş tarafından yapılmış bir inceleme olması da zannediyorum ki sitenin çok büyük bir ayıbı. Biz kitapseverler olarak hangi ara bir emek karşısında bu kadar saygısız, kaygısız ve acımasız olduk. Sitemkâr ve gergin bir başlangıç yaptığımın farkında olmakla beraber kitap hakkındaki düşüncelerime geçmek istiyorum. Kitap, bir kalp rahatsızlığı sonucu Ferrari’sini satan bir avukatın, Hindistan’a yaptığı ziyaretle hayatına kattığı disiplin ve kaliteyi biz okurlara yansıtmaya çalışıyor. Yansıtıyor da. Öyle ki kitabı okurken doğa ile alakalı öylesine güzel tasvirlerden sonra hafta sonu bir doğa gezintisi yapmamam imkansızdı. Kitap yetişkin bir bireyin hayatını ne kadar kaliteli yaşadığını sorgulamaya itiyor. Bu noktada kalite kelimesi ancak zihin yönetimi, gerçek bir amaç edinme, sürekli değişim, disiplin, zamana saygı, başkalarına yardım etme ve anın değerini bilme parametrelerinin gerçekleştirilmesi ile bir bütüne ulaşıyor ve işte o zaman kaliteli bir yaşamın sırlarına vakıf olunabileceği okurun zihninde yer ediniyor. Kitapta o kadar güzel cümleler var ki sırf bu güzel, bol sorgulatmalı ve farkındalık tohumu serpen cümlelerin varlığı sebebiyeti ile Ferrari’sini Satan Bilge okunmaya değer bir kitap. Hiçbir zaman ön yargılı olmamak gerek. Şu kitabı yapılan yorumlar yüzünden okumasaydım neler kaçırdığımın dahi farkında olamayacaktım. Bu anlamda yapılan incelemelerin daha detaylı daha doyurucu olması en büyük temennim. Kitabın en güzel alıntılarından biri ile incelemeyi sonlandırmak istiyorum; Mutluluk doğru kararlarla, doğru kararlar deneyimle ve deneyim yanlış kararlarla gelir.
Ferrari'sini Satan Bilge
7.7/10
· 15,1bin okunma
Okuyacaklarıma Ekle
6
202
ZEYNEP
Sırf bir insan söyledi diye her düşünceye saygılı olmak ne kadar saçmaysa bir insan emek verdi diye o işe saygılı ve sevgili olmak da o kadar saçma
1
Anıl
Düşüncen, bir yorum içinde geçerli doğal olarak. Saygı duymadım bu yoruma.