Birdenbire, birlikte geçen bunca yıla rağmen babamı hiç tanımadığımı anladım. Nasıl bir insandı? Sahiden göründüğü kadar güçlü, dirençli biri miydi, yoksa annemin dediği gibi vurdumduymaz, duyarsız, gamsız bir adam mı?
“Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum. Bilseydim, bu mutlulugu koruyabilir, her şey de bambaşka gelişebilir miydi? Evet, bunun hayatımın en mutlu anı oldugunu anlayabilseydim, asla kaçırmazdım o mutluluğu. Derin bir huzurla her yerimi saran o harika altın an belki birkaç saniye sürmüştü, ama mutluluk bana saatlerce, yıllarca gibi gelmişti.” diyerek giriş yapıyor yazarımız kitabına.
“Kırmızı Saçlı Kadın” romanından bu yana Orhan Pamuk okumaya ara vermiştim, ta ki bu romanına kadar. Uzun yıllardır aşk romanı okumamış olduğumdan mıdır bilmem ama kitabın üzerimde beklediğimden çok etkisi oldu. Orhan Pamuk’un uzun uzadıya betimlemeleri akıcı dili sayesinden insanı yormadan, bunaltmadan kitabın sonuna getiriveriyor. Müzesi olan ilk kitap olması hususuna dikkat çekmek istiyorum. Tek girişlik müze giriş kartımızda bize, yazarımızın kitabın içerisine gizlediği minik bir armağanı.
Orhan Pamuk’un kitabı yazmadan önce söz konusu müzeye ait yeri satın alması ve Füsun’a ilişkin her türlü nesneyi en ince ayrıntısına kadar müzeye yerleştirdikten sonra kitabı yazmış olması bir okuyucu olarak beni oldukça etkiledi. Kaldı ki, böyle bir emek ve çabanın ürünü olup 10 yıla mâl olmuş bir romandan da kötü bir performans beklemek hele ki yazarı Orhan Pamuk ise tüm bu emeğe haksızlık etmek olacaktır.
Yazar kitabında aslında bir anlamda klasik türk filmlerindeki aşk hikayesi formatında Kemal ve Füsun’un kavuşma/kavuşamama hikayesini ele almıştır. Kemal Füsun’a öyle delice ve tutkuyla aşıktır ki bu aşkın da ötesinde saplantı seviyesindedir.
Şöyle ki; ana karakterler birbirlerine kavuşamadıkça Kemal’in aşkının şiddeti artmakta, bambaşka boyutlara ulaşmaktadır. Füsun’dan kalacak bir parça anıya razı olan Kemal, Füsun’a ait izmaritleri dahi alıp saklamakta ve bunu kitabın müzesinde