"Savaş, insanlığın kaybolan cennetidir." Demişti İranlı bir general. Savaşın kaybolup kaybolmadığını veya cennet olup olmadığını geçelim. Fakat muhtemelen o general bu cümleyle; savaşın insanın limitlerini zorlayıp kırıp geçtiğini, insan aklı ve bedenini en zor sınavlardan geçirip hayatları boyunca unutamayacakları bir ders verdiğini kastetmiştir. Bu ders insanı en çok olgunlaştıran, bilgeleştiren derstir.
Bir yandan da savaş, insanı fabrika ayarlarına döndüren bir olay. Savaş bir başladı mı; insanlar, topraklar arasındaki sınırlar silinmeye başlar. Tanımlamalar, sosyal statüler karmakarışık olur. Para değersizleşir, pul olur. İnsanı insan yapan şeyler lüksleşir, konfor alanları yok olur.Ahlaki kurallar gevşedikçe gevşer. Cephede de cephe gerisinde de insan, karnını doyuran, uyuyan ve uyandığında da yaşamak için öldüren bir canlıdır artık,bir hayvandan farksızdır. Nazlanacak, şımaracak kimsen yoktur. Tutunacak dal olarak anıların, umutların ve hayallerin kalır sadece.
Sultanmurat da savaşın tüm bu sonuçlarına katlanmak ve erken büyümek zorunda kalmış bir çocuk. Şimdi cephede aylardır haber almadığı babasıyla savaş öncesinde geçirdiği günlerin hatırası aklında. Aşık olduğu sınıf arkadaşı Mirzagül Bikeş ile bu kara günlerden sonra buluşup öpüşme hayalleri kalbinde. Babasının bir gün cepheden dönmesi ve kardeşi Hacımurat ile beraber atları Çabdar'a binip onu karşılamak umudu ise ruhunda, o çok zor coğrafyayla mücadele ediyor. Onun hikayesi kitaplara, türkülere konu olabilecek asil bir hikaye fakat bir de madalyonun diğer yüzü var. Belki savaşın getirdiği boşluktan, asayişsizlikten yararlanarak kötü niyetlerini besleyen belki de savaşın getirdiği yıkım ve çaresizlikle doğruyu yanlışı unutan başkaları.
Cengiz Aytmatov savaşın, kaderin