Duymaya hazır olmadığımız ve hiç bir zaman olamayacaklarımızın mı, anlamak istemediklerimizin mi ya da kulaklarımızı tıkadığımız hakikatin haberi mi?
Üstümüze sinen sağırlıktan hiç şikayetçi olmadığımız aşikâr, hal böyleyken duymuyor ve anlamıyor oluşumuzu da garipsemiyoruz..
-İnceleme görünümlü iç döküş oldu bu :)
Okuduğum diğer Halil Cibran kitapları gibi düşündürdü... Durup düşündüm ya da düşünüp durdum.
Kısa öykülerin anlatıldığı yaşamdan kesitleri kapsamış derin, anlamlı, akıcı ve anlaşılır (anlamak isteyen için) bir dili var..
Hayatın kalın sayfalarından alıntılanmış ince bir kitap..
Yazarın kalemini sevenler için bu incelik tartışılır, az sayfalı ama çok anlamlı..
Kitaptan alıntılar;
"Yolculuklarımdan birinde bir adada, habire toprak yiyip kana kana deniz suyu içen, insan başlı ve demir toynaklı bir canavar görmüş, uzunca bir süre onu seyretmiştim. Sonra yanına yaklaşıp, "Sen hiç doymaz mısın?"diye sormuştum. "Karnın hiç doymaz mı? Susuzluğun hiç geçmez mi?"
"Evet, karnım tok," diye yanıtlamıştı. "Hatta yiyip içmekten yoruldum. Ama yarın yiyecek toprak ve içecek deniz suyu olmamasından korkuyorum."(s.25 )"
-Neyseki bir canavarın hikayesi,insan böyle mi! :))
"Yalnızlığımın ötesinde başka bir yalnızlık var; yalnızlığımın yalnızlığı kalabalık bir pazaryeri, sessizliğim seslerin tantanası." (s.57)
"Zayıfları sevdiğimi söylediniz, çünkü size göre güç sadece gücü severdi.
(s.61)
"Şimdi artık beni seviyorsunuz.
Çünkü sizi okşayan kılıçları ve yüreğinizi deşen okları seviyorsunuz. Yaralanmak sizi rahatlatıyor; sadece kendi kanınızla sarhoş oluyorsunuz."(s.63)