Biz dua etmiyoruz, dua okuyoruz! Biz Allah'ı zikretmiyoruz, sayıyı tamamlıyoruz... Biz, söylediğimiz her bir ifadeyi içselleştirmiyoruz, papağan gibi tekrar yapıyoruz... Oysa dua, bir takım kelimelerin şuursuzca tekrarı değil, düşünerek, hissederek, yüreğini katarak yapılacak "varoluşsal" bir eylem. Dua bir ritüel değil! Öyle olsaydı Mevlâ hiç, "Rabbini sabah ve akşam içinden yalvara-yakara, korkarak gizlice zikret. Gâfillerden olma!" (el-A'raf, 205) buyurur muydu?
Allah Teâlâ sayısız nimetlerle insanlara lütufta bulunduğu gibi bu din nimetini de onların faydasını düşünerek lütfetmiştir. Hatta dinî mükellefiyetlerle onları sorumlu tutmasından hâsıl olacak nimet her şeyden daha büyüktür.
İbnü'l-Mu'tezz hikmetli nesirlerde şöyle demiştir: "Kendisinden alınan kor parçası, ateşi eksiltmez. Ancak odun bulamaması onu söndürür. İlim de böyledir: Başkalarının âlimin ilminden istifade etmesi onu eksiltmez, (aksine çoğaltır). Ancak o ilmi taşıyanları kaybetmek ilmin yok olmasına sebep olur. O halde ilminle cimrilik yapmaktan sakın."
Alimlerden biri de "Bildiklerini öğret. Bilmediklerini de başkalarından öğren. İşte o zaman sen bilmediklerini öğrenmiş, bildiklerini de korumuş olursun" demiştir.