Bazen gerilim o denli yoğunlaşabilir ki, daha fazla sabır göstermektense ne pahasına olursa olsun bu gerilimi dışavurup rahatlamak yeğlenir. Ama bunun karşılığı genellikle pahalıya ödenir. Savaş alanında uzun süre beklemek zorunda kalan bir askerin bazen sığınağından fırlayarak gözü dönmüş bir biçimde düşmana saldırdığı ve bunun bedelini hayatıyla ödediği görülmüştür.
İbrahim b. Edhem [rahmetullahi aleyh] bir deniz yolculuğunda iken denizde şiddetli bir fırtına çıktı. Hazret gayet sakindi. Gemidekiler, İbrahim b. Edhem'e, "Bu şiddetli fırtınayı görmüyor musun?" deyince, İbrahim b. Edhem, "Bu, çok önemli değil, asıl felaket insanlara muhtaç olmaktır" dedi.
(Gerçekten çok muhtaçsın, ama bir insana değil. Gerçekte kime muhtaç olduğunun idrâkindesin. Bu yüzden olabildiğine sakinsin. İşte makam işte mevkî..)
Hümanizmi diğer -izm'lerden ayıran özellik, onun insan için en faydalı olanı savunuyor olması değildir. Gerçek anlamda hümanizmden sözedebilmek için hümanistin insandan başka ölçü veya ülkü kabul etmediğini, insanın deney ve duyuşundan istihraç edilmiş değerler ve amaçlardan başkasına itibar etmediğini bilmemiz gerekir. Kısaca, insanın amacının insan olduğunu, insanın kendi sonunu içinde taşıdığını kabul etmek hümanizmdir. Bu açıdan bakılınca yabancılaşmanın aşılması, hümanizmin bir gereğidir. İnsan, kendini çevreleyen ve onu bir bütünsel insan olmaktan alıkoyan maddî şartların üstesinden gelmedikçe, kendini hakikatin yegâne ve gerçek temsilcisi olmaktan alıkoyan Tanrı düşüncesini hayatından çıkarmadıkça hümanist olamaz. Yabancılaşmış bir varlık olarak hayatını sürdürür.