Ankara'ya mı yolcu bugünlerde Edip, işin içinde şiir vardır ille de! Kumkapı'ya o yüzden dadandı; Yorgo'nun balıkları, rakıları şiirimsi şeyler ya.. Mavi Boncuk'un laternası, yazılası dizelerle çın çın. Peki, o şipşiir Beşiktaş iskelesinden Sarayburnu'ndaki Agop'tan niye mi çekti ayağını? Yok canım, o değil; kepenkleri çeken onlar! Başka sevdikleri mi? Bayağılıklara cinifrit olur. O yüzden gerçek dostluklara bayılıyor; ikindi içkisine, Chagall'a, Bach'a Dostoyevski'ye, kuzgun kılıcına, yünlü boyunbağlarına, oğluna, Ömer'e yani.. Ortağı Bay Jak'a da kanı ısınık; çoğu kez boş verip, okuyup yazmalarını başına takaza etmiyor diye!
Sayfa 78·Kitabı okudu
Aşk bedel ister..
Derdim Derdim Bilen Olsa Derdim. Görene Görene Köre Ne! Aşk Bedel İster. Yürek İster. Aşkın Önünü Ölümden Başkası Kesemez. Canım Muhammed Mustafa (Sav)'Nin Yoluna Feda
Alıntı
Reklam
Barbo'nun şaşkınlığı
"Ahu yenge, tam olarak Timur Komutan'ımda ne buldunuz?" "Adam, Ahuzar için tüm İstanbul'u ayağa kaldırdı. Kanpusu adını her yere kazıdı," diyen masanın ucundaki Cengiz'di. "Sizin tim arkadaşınız. Onu daha iyi tanıyor olmanız lazım. Bu da soru mu şimdi?" "Valla ben tanımamışım." dedi Barbaros anında, "Yeminler olsun, yıllarca sırt sırta silah tuttuk ama ben bu adamı tanımamışım. Ağzını açıp, ettiği iki kelamdan biri küfürken bu adam nasıl evlendi, oğlum?" Yanındaki Zülfikar'a dönmüş, isyanını ona dökmüştü. "Bu nasıl mümkün olabilir? Adam konuşmuyordu, lan?" Zülfikar aynı isyanları duymaktan bıkmış gibiydi. "La, oğlum, bu adamın bu seviyeye gelebilmesi için konuşması lazım." diye isyanını sürdürdü Barbaros. "Konuşmadan böyle olunur mu lan?" Timur ne denli sessiz kaldıysa hiçbiri şaşkınlığını atamıyordu. En çok da Barbaros. "Konuşuyor ki," dedim. Bu defa hepsi şaşkındı. "Ne konuşuyor?" dedi Süleyman. "Misal?" dedi Aybüke. "Ay, ben de merak ettim," diyen Gökçen'di. "Azıcık anlat, lütfen." Murathan hep bu anı beklemiş gibi keyifle baklava yiyordu. Yusuf Ali, Timur'un kinini anladığından olsa gerek bu sefer onun göğsüne tünemiş, bir eliyle amcasının yanağını okşayarak, yatıştırmaya çalışırken diğer eliyle gizliden Güneş'in elbisesinin uçlarıyla oynuyordu. "Lan, Tönge," diye keyifle bağırdı Doruk. "Adamlara ne yaşattın? Hepsi şaşkınlık içinde." Mukbil kendince bir çıkarım yapmıştı. "Dostum, adam ekip lideri olana kadar bizi bile ciddiye alıp konuşmadı. Hepimiz bize emir versin diye peşine koştuk. Kendi ekibine on katını yaptığına eminim. Sence şaşırmaları normal değil mi?" Tim üyeleri daha çok şaşırdı. "Ekip lideri mi?" dedi hepsi aynı anda. Bunu bireysel olarak en net şekilde dile getiren Aliş oldu. "Kim? Timur Komutan'ım mı ekip lideriydi?" Kızılgerdan ekibi
İNSAN CANININ BEDELİ
"Sanki güvenli bir çıkış kapısı var da çıkmamışlar gibi bir rapor düzenlenmiştir. Oysa çıkılacak bir güvenli kapı yoktur. Nitekim çıkış kapısına yönelen Necla Özveren de hayatını kaybetmiştir. O kapı güvenli bir çıkış kapısıydı da Özveren neden öldü? Yangında kurtulan olmasa bütün işçiler kusurlu mu olacaktı?" Bir canın bedeli: 36.500 TL Bursa 4. Ağır Ceza Mahkemesi de bu yorumu insafsız bulmuş olacak ki, "Olayda kendisini göz göre göre ölüme atmayacakları için maktuller ve mağdurların kusurlu oldukları" yönündeki raporu reddetti. Buna rağmen mahkeme "adalet tanrıçasını" dizleri üzerine çökertip ağlatacak bir karara hükmetti. Özay'a verilen on iki yıllık hapis cezası, "duruşmada gözlenen iyi hali" nedeniyle on yıla düşürüldü. "Suç kusurla işlendiği" için 182.500 TL para cezasına çevrildi. Bu kararı göre bir canım Bedeli 36.500 TL'ydi! Kazanan adalet değil, para olmuştu.
Sayfa 18 - İletişim Yayınları·Kitabı okudu
Alıntı
Yıldızlı Tişört...
Timur'un eli yıldızlı bir tişörte uzandığında Murathan'la aynı anda sesimiz yükseldi. "O olmaz, canım," dedim. "Onu bırak, lan," dedi Murathan. Canımın eli havada kaldı. Boş bakışları tüm soruları için yeterliydi. "Boğazı çıt çıtlı değil, canım," diye her zamanki yumuşak sesimle cevapladım. Hafifçe koluna dokunmuş, tatlı bir tebessüm sunmuştum. "Kafasından geçirip giydirmemiz zor olur." Murathan benim kadar nezih değildi. "Yıldızlar yarım kalmış, dikişlerden kesilmiş. Olmaz, olamaz." Timur ikimize de büyük bir dehşetle bakıyordu. Yani en azından Murathan'a. Benim sebebim mantıklı gelmiş ama Murathan'ın cevabından tatmin olmamıştı. Kıymetli dostu bu bakışa aldırmadan, ilerlerken arkasından aynı bakışı sürdürüyordu. "Sikilesi bir huyu var, derken bir kez daha ne demek istediğimi anlıyor musun?" Elindeki pijamaya aynı sakin şaşkınlığıyla bakıyordu. "Hangi yıldız yarım, lan?" Murathan'la benzediğim bazı detaylar vardı. Parmağım sessizce kol kısmına doğru yamulan yıldızı işaret ediyordu. Murathan'a sunduğu boş bakış lan bana döndü. Sen de mi Ahu, der gibiydi ama gerçekten hatalı bir üründü. Bunu inkâr edemeyecektim. Hevesini kırmamak adına kolunu şefkatle okşadım. "Bence biz bunu bırakalım, canım. İleride daha güzel modeller vardır, eminim." Boş bakışı sürerken tişörtü bıraktı ama hala üründe defo aradığına lakin bulamadığına emindim.
Babamın adı Oteldeki odasına girer girmez üzerindekilerle uzandı yatağa. Kalın perdeleri aralayıp pencereyi azıcık açsa iyi olur, içerisi havasız, rutubetli, sanki ıslak terlik kokuyor, yine de kalkmaya üşendi. Yorulmuştu, doğru dürüst uyumadan sabahın köründe kalkmış, uçağın sarsıntısı yetmezmiş gibi, üzerine üç saatlik otobüs yolculuğu yapmıştı bir de. Hemen otele yerleşip dinlenseler neyse; Murat otobüsten iner inmez kasabayı şöyle bir gezmek için tutturmuştu. Bir şeyler yedikten sonra iki saate yakın dolaştılar. Murat da yormuştu, çok konuşmamış, ama ne zaman ağzını açsa, yolları nereye çıksa, "Ne yapmışlar burayı böyle Tuncay, ne çirkin, ne saçma!" deyip durmuştu. Otuz beş yıl önceki gibi mi bulacaklardı? Değişecekti bir şeyler elbette. Üstelik öyle böyle bir otuz beş yıl da değildi - dünyanın, memleketin allak bullak olduğu, savaşlarla, hırgürle geçmiş onca yıl. Şaşacak ne vardı bunca? Murat yıllardır yurtdışında yaşıyor, sanıyor ki her şey hâlâ bıraktığı gibi. Lise sona geçtikleri yaz, bir sabah erkenden Tuncaylara gelmişti. Herhangi bir gün gibiydi, benzerini sık yaşadıkları, yaz bitene dek her Allah'ın günü yaşayacakları. Öyle olmamıştı; yalnız kaldıklarında Murat, "Biz gidiyoruz," demişti. "Tatil ha. Nereye?" diye sorduğunda derin bir soluk alıp temelli gittiklerini, ailecek bir aya kalmadan Fransa'ya taşınacaklarını söylemişti. Bu kadar yıl bir daha hiç görüşmeyeceklerini ikisi de tahmin edemezdi. On yedi yaşındaydılar, her zaman her yere gidilir, buluşmak, görüşmek daima mümkündür sanıyorlardı. Akrabaları varmış orada, iyi bir iş imkânı doğunca babası günlerce düşünüp taşındıktan sonra gitmeye karar vermiş. Adamın gül gibi işi varken, kasabanın en iyi terzisiydi, büyük oğlu seneye üniversiteye başlayacakken bu Fransa işinin nereden çıktığını
Sayfa 85·Kitabı okudu
Reklam
Reklam