Psikiyatri, yirminci yüzyılda, başarısı hiçbir kriterle ölçülmeden kendi başına ayakta kalabilen mesleklerden biri, hatta belki tek meslektir. Bir operatör, ameliyatlarında sürekli başarısızlık gösterir ve hastalarının ölümüne neden olursa, elbette işinden olur. Otobüsü doğru dürüst kullanamayan bir otobüs sürücüsü, ateş etmesini beceremeyen bir asker, hiç seçim kazanamayan bir politikacı, yayınları onaylanmayan bir akademisyen, yemekleri ağza konamayan bir aşçı, frijit bir fahişe; bunların hepsi başarısız kabul edilir. Oysa psikiyatride, tedavinin (hiç tedavi yapılmamasına göre) etkili olduğunu ya da belli bir tedavi yönteminin bir diğerinden daha etkili olduğunu kanıtlayan hiçbir bilimsel kanıt yoktur.
Yıllardan beri psikiyatristler ve psikologlar, psikiyatrinin geçerli bir bilim dalı olduğunu, psikiyatriste gidenlerin “iyileşme” şansının gitmeyenlerden daha yüksek olduğunu kanıtlamak için türlü araştırmalara girişmişlerse de, bunda başarılı olamamışlardır. Özetle, kendi hedefleri doğrultusunda ele alınacak olursa, psikiyatrinin işe yaramadığı ortada. Oysa meslek olarak psikiyatrinin ve onu uygulayan psikiyatristlerin, toplumda son derece prestijli bir konumu var. Kapitalist ülkelerde psikiyatristler, en fazla para kazanan meslek gruplarındandır. Hemen herkesten en yüce saygıyı görürler. İnsanlar onların önünde tedirginlik ve endişe duyarlar. ABD başkanlarından Nixon, seçim kampanyası sırasında, psikiyatristlerle karşılaşmamaya büyük özen göstermişti. Savaş açmaktan ve başka ülkeleri bombalamaktan korkmayanlar, psikiyatristlerden korkarlar.
Ne zaman birisine psikolog olduğumu söylesem, aldığım ilk tepkilerden biri daima şu olurdu: “Ooo, seninle konuşurken ağzımdan çıkana çok dikkat etmeliyim.” Psikiyatrist, bugünün totaliter toplumunda, en yüce kolluk kuvvetidir.