250 sayfa boyunca bir çocuğun (ve başka birçok masumun) çeşitli şekillerde işkence görmesini okumak ister misiniz? Boyalı Kuş tam size göre! İkinci Dünya Savaşı sırasında “güvende” olabilmesi için ailesi tarafından köye gönderilen çocuk, kitap boyunca hayatta kalmaya çalışırken köyden köye gidiyor. Ne hikmetse bu köylülerin -neredeyse- hepsi, hemen ona çingene, uğursuz, lanetli gözüyle bakıp kötü davranmaya başlıyor. Öyle ki bir noktadan sonra bu, köylü karikatürü haline geliyor. Hepsi cahil, hepsi sapık, hepsi yobaz, hepsi şiddete düşkün. Ki İkinci Dünya Savaşı hakkında bir kitap yazıp Polonyalı köylüleri böyle resmederken, kitaptaki sayılı Alman askerlerini havalı, hatta birini kibar ve merhametli göstermek… İlginç bir seçim.
Kitap epizodik, hata epizodik demek hafif kalır çünkü aynı kısa öyküyü tekrar ve tekrar okuyormuşsunuz hissi uyandırıyor. Her bölümde çocuk yeni bir köye gidiyor, orda başına (ve başkalarının, çoğu zaman da onu yanına alanların başına) kötü şeyler geliyor, köyden kaçıyor ve bu döngü tekrarlanıyor. Bu yapı sıkıcı değil, ancak kitabı biraz tekdüze hale getiriyor.
Şiddet dolu kitaplar okumaktan normalde rahatsız olmam, daha doğrusu bundan rahatsız olmak beni rahatsız etmez. Ancak insan kendisine sormalı: bütün bunlar ne için? Boyalı Kuş’ta öyle anlar geliyor ki sayfalarca tecavüz sahnesi okuyorsunuz. Daha da kötüsü ise yazarın “ne kadar yaratıcı tecavüz biçimleri uydurabilirim” diye uğraştığı hissine kapılıyorsunuz. Okurken arada “10 sayfadır ne bir dövme, ne bir işkence, ne de tecavüz lafı geçti… aha yeni bir kız geldi, kesin birileri ona saldıracak” diye düşündüğüm ve haklı çıktığım oldu. Bunlar ne için? Okuyucuyu düşündürtmek içinmiş gibi gelmiyor, çünkü kitap yeni bir şey söylemiyor. Evet, savaş çok kötü bir şey ve insanları kötü davranışlara