"Sen adını koyamadığım
Sen yaban gülüm sen dağ çiçeğim
Sen ruhu revanım sen yaşama sevincim
yasaklım adı bende saklım
senin adın kavuşmak olsun."
Sebahattin Ali
O an anladım ki orası onun eviydi artık. Ablam toprağın altında yalnızdı ama Adnan abi onu orada hiç yalnız bırakmayacaktı.
Karanlığa doğru çekilirken son gördüğüm şey onun canı yanıyormuş gibi mezar taşına bakmasıydı.
Bir aşk doğar, bir âşık ölür. Gidenin bedeni, kalanınsa ruhu toprak olur.
Onun derdi neydi acaba? Muhtemelen kafası azıcık çalışmaya başlayınca rahatı kıçına batan zenginlerden
biriydi bu da. Böylelerinden çok vardı. Sürekli bir vicdan muhasebesine giren ve diğer zenginler gibi alçak, kalleş, açgözlü ve şımarık olmadıklarını ispat edebilmek için
yanıp tutuşan zavallıcıklar. "Bu onlara has hastalıklarından biri," diye dalga geçerdi Saffet Abi. "Önce tıkınış,
sonra Darülaceze'ye bağış ... "
O yaralı bir insandı. Kalben ve hissen askerliğe bağlı kalmış, fakat bu çirkef asırda bazı askerlerde bile askerlik ruhunun tavsadığını görerek en derin yerinden incinmişti. En alçak iftiraların çamuruyla boğulurken, görülmemiş haksızlıklara uğrarken Tanrı kendisine yardım etmemiş, ummanlar gibi olan rahmetinden bir damlacık bile saçmamıştı.