Kısacası babam altı kıza kadar hazırlıklıymış. Bu yüzden ablalarımın isimleri sırasıyla (Çince kökenli sözcükler olan) Cin (doğruluk), Son (iyilik), Mi (güzellik), Conğ (letafet), Suk (fazilet), Hyon (bilgelik) olmuş. Ben de kız olunca, babam bildiği tüm Hanca kız isimlerini altı ablama verdiği için boşu boşuna bu sıralamaya uyduğunu, gereksiz yere bu isimleri verdiğini düşünmüş olsa gerek.
Ablamın verdiği terbiye beni çekingen, işli bir çocuk yapmıştı. Kimin tarafından yetiştirilirse yetiştirilsin, bir çocuğun küçücük evreninde en derinden sezilen, en ince algılanan şey, haksızlıktır. Çocuğa yapılan haksızlık küçücük bir şey olabilir. Ne var ki çocuk da, çocuğun dünyası da küçüktür; bu ölçüler içinde çocuğun tahta atı en iri küheylanların boyundadır. Ablamın o esintili, hırsı baskısıyla bana haksızlık ettiğini, kendimi bildiğimden beri biliyordum. Çok küçüklüğümden beri içimde haksızlığa karşı bir savaş veregelmiştim. Beni elcağızıyla büyütmüş olmasının ablama, beni iteleyip kakalama hakkı vermediğine derinden inanıyordum. Onun beni küçük üşüren davranışları, aç ve uykusuz bırakarak, saatlerce yakta tutarak uyguladığı cezaların hiçbiri bu inancımı silememişti. Pısırık ve çok içli yetişmemi ben büyük oranda bu konuyla tek başıma, savunmasızca, durmadan haşır neşir olmama bağlıyordum.
Annem aklıma geldi. Ona yalan söylemiştim. Arayıp duracaktı beni. Günlerce izimi sürecekti. Peki ya İstanbul’dakiler? Onlar ne düşünecekti? Abime, ablama söylememiştim. Hiç kimseye söylememiştim. Hiç kimse, hiç kimseye bir şey söylememişti. Her birimiz arkamızda koca yalanlar bırakmıştık.
Bazen ebeveynlerimiz bizi yarıştırmasaydı ablamla daha yakın olur muyduk diye merak ediyorum. İşleriyle çok meşgul oldukları için bizimle fazla vakit geçirmezlerdi, birlikte vakit geçirdiğimizde de en çok hangi çocuklarıyla övünebileceklerine odaklanırlardı. Kimin notları daha iyi, kim daha etkileyici ders harici etkinliklere katılmış, kim daha iyi üniversitelerden kabul almış... Kız kardeşimle büyürken birbirimizi gölgede bırakmakla o kadar meşguldük ki, birbirimizle doğru düzgün bağ kurmayı başaramadık." Dudaklarımda hüzünlü bir gülümseme belirdi. "Şimdi o Dünya Bankası'nda başkan yardımcısı, bense işsizim. Yani..." Omuz silktim ve daha kaç aile yemeğinde ebeveynlerim ablama övgüler sıralarken utanç içinde oturacağımı düşünmemeye çalıştım.
O gün en çok kime üzüldüm, bilmiyorum. Sevmediği biriyle evlenen Zeynep ablama mı, Zarife'nin de aynı sonu yaşayacağına mı yoksa Hayriye'nin daha on sekizine basmadan babasının istediği biriyle evlenebilmesi ihtimaline mi?