Merhabalar
Yazardan okuduğum ikinci kitap. İlk kitabı okumuştum. Kırmızı Ritüel. İlk kitaba göre bu kitap daha da kanımı dondurdu. Okurken tüyler diken diken ve bu nasıl bir kurgu dedim. Gerçekten de kitabı okuduğumda şunu hissettim. İnsan ne ekersen onu biçersin ne yaşattıysan aynısını bir şekilde yaşıyorsun, iyi ya da kötü. Kalbinin ekmeğini yemek diyorlar ya öyle işte. Çocukken ya da geçmişinde yaşanılanların söylediğin sözlerin getirisi elbet olacak. Bu kitapta ise acı bir şekilde olmuş. Konusuna gelirsek, adli tıp uzmanı Soner, Savcı Volkan bu sefer insanların beş duyusuna odaklanan bir katil. Kara Dere köyünde vahşi bir cinayet işlenir. Ama öyle bir cinayet ki aklınız hayaliniz durur. Okurken o betimlemeler ile olayı dibine kadar yaşamış oldum. Ama bu cinayet farklı olayların kapısına açılmaktadır. Bu cinayeti çözmek için canla başla çalışan Soner ve Volkan bu gizemli cinayetler silsilesini çözebilecekler mi? Ulaştım derken başka sonuçlar başka kişiler, geçmiş ve yaşananlar… sonu yine şaşırtıcı bitti. Türü seviyorsanız tavsiye ederim. Kitapla kalın
Okurken yoruldum, içim daraldı, acı çektim; bazı sayfalarda ağlamaktan nefesim kesildi. Yalan yok, zaman zaman sıkıldığım da oldu. Ama bırakamadım. Onları bırakamadım. Çünkü bunca acıdan sonra güneşin doğduğunu görmek zorundaydım.
Timur ve Ahu… Sizi yüreğimin en güneşli köşesinde saklayacağım, hiçbir karanlığın size dokunmasına asla izin vermeyeceğim.
Bülbül Kapanı bana bazen umut etmenin ne kadar zor olduğunu; ama en boğucu karanlıklara bile güneşin bir gün doğacağını o kadar güzel gösterdi ki…
Son sayfayı kapattığımda geriye buruk bir tebessüm ve hüzünlü bir sevgiden başka hiçbir şey kalmadı.
Canlarım, sizi aklım gayet başımda seviyorum.
Sinan Akyüz’ün İncir Kuşları adlı eserini büyük bir ilgiyle okudum ve kitap beni derinden etkiledi. Roman, 1992-1995 yılları arasında Bosna’da yaşanan savaşın acı gerçeklerini etkileyici bir anlatımla gözler önüne seriyor.
Kitabı okurken savaşın en büyük mağdurlarının kadınlar olduğunu bir kez daha gördüm. Ancak tüm yaşadıkları acılara rağmen Bosnalı kadınların gösterdiği direnç, cesaret ve hayata tutunma gücü hayranlık uyandırıcıydı. Bu yönüyle eser, yalnızca savaşın yıkıcılığını değil, insan ruhunun gücünü de anlatıyor.
Romanın gerçek olaylardan esinlenerek yazılmış olması, anlatılanları daha da etkileyici ve sarsıcı kılıyor. Kitap boyunca, bir insanın kaderinin bazen bir gün, hatta birkaç saat içinde tamamen değişebileceğini düşündüm. Bu sorunun cevabını eser çok güçlü bir şekilde veriyor: Evet, insanın kaderi bir anda değişebilir.
Tarihî gerçekleri duygusal ve akıcı bir dille okuyucuya aktaran Sinan Akyüz’ü bu değerli eserinden dolayı tebrik ediyorum. Kalemine ve emeğine sağlık.
Edebiyatımızın en fiyakalı, en can acıtan ve kuralları en çok hiçe sayan yeraltı şairi küçük İskender’in, isminin ağırlığıyla bile konforlu alanları darmadağın eden eseri:
Ölü Evinde Seks Partisi
Bu kitap bir şiir ya da metin toplamı değil; ahlakın, normların ve ölümün kıyısında dans eden bir manifesto. Küçük İskender’in kendi hırçın, cesur ve yaralı diline yakışır bir bakışla, o karanlık odaya giriyoruz bu kitapta.
Küçük İskender Türkçe edebiyatta tabu sayılan ne varsa onun üzerine benzin döküp çakmağı çakmaktan hiçbir zaman çekinmedi. Ölü Evinde Seks Partisi’nde de tam olarak bunu yapıyor. Kitap, isminin çağrıştırdığı o çiğ provokasyonun çok ötesinde, insan varoluşunun en dipteki iki güdüsünü yan yana getiriyor: Eros ve Thanatos. Yani arzu ve ölüm.
Yazar, yas tutulan bir evde, çürümeye yüz tutmuş bir cesedin hemen yanı başında insan teninin o amansız, hayvanca ve hayati sıcaklığını parlatıyor. Çünkü İskender’e göre yaşamak, tam da ölümün gözünün içine bakarak sevişebilme cüretidir.
"Biz, ölümü bir oda sıcaklığına indirgeyenlerdeniz. Orada ne bir eksik ne bir fazla; sadece tenin kemiğe, kemiğin toprağa borcu ödenir."
Kelimelerle sevişen, kuralları siken bir dil
İskender’in bu kitaptaki dili, korunaklı odalarında steril hayatlar yaşayan entelektüelleri rahatsız edecek bir çiğliğe sahip.
O, kelimeleri süslemiyor; aksine yontuyor, kanatıyor ve okurun yüzüne fırlatıyor. Eşcinsellik, marjinal ilişkiler, uyuşturucu, gecenin görünmeyen yüzü ve kentin lağımları...
Hepsi onun estetiğinin bir parçası.
Kitap boyunca kurulan her cümle, burjuva ahlakının iki yüzlülüğüne indirilmiş sert bir tokat gibi:
"Sizin kutsal saydığınız o temiz çarşaflar, bizim kirli fantezilerimizin yanında sadece birer kefendir. Biz o kefeni yırtıp içinden aşkı çıkardık; sizse aşktan sadece bir evlilik cüzdanı
Veronica Raimo’nun taze taze bitirdiğim Beni Yazma romanı, ilk sayfalarında beni biraz mesafeli karşılasa da kısa sürede tamamen içine çekmeyi başaran, çok katmanlı ve sarsıcı bir deneyim oldu.
Kitabın başlarında anlatımın dağınıklığı veya karakterin dünyaya bakışı yüzünden biraz sıkılır gibi olsam da, hikaye ilerledikçe S. ile aramda çok güçlü bir bağ kuruldu. S.'nin günlük hayatın detaylarından bahsedişi, kendisiyle ve yaşadığı absürt durumlarla acımasızca dalga geçmesi o kadar samimiydi ki, okurken kendimden de çok şey buldum. O alaycı ve ironik dil, aslında karakterin hayata ve yaşadığı travmalara karşı kurduğu muazzam bir savunma mekanizması gibiydi.
Ancak kitabın beni en çok sarsan ve üzen kısmı, bu kara mizah perdesinin arkasındaki o acı gerçek oldu. S.'nin sevdiği, güvendiği ve tutku duyduğunu sandığı bir insan tarafından manipüle edilmesi, açıkça tacize ve istismara uğraması içimi acıttı. Raimo, tutku ile istismar arasındaki o ince ve bulanık çizgiyi öyle keskin bir dille anlatmış ki, okurken karakterin o çaresizliğini ve uğradığı haksızlığı derinden hissediyorsunuz. En ağır travmaların bile hayatın o sıradan akışı içinde nasıl sinsice gizlenebileceğini görmek gerçekten çok etkileyiciydi.
Klasik gizemlerin dışına çıkıp modern, psikolojik derinliği olan, feminist ve sert bir metin okumak isteyen herkesin şans vermesi gereken bir kitap. Başlardaki o mesafeli havaya aldanmayın, kitap sizi hiç beklemediğiniz bir anda tam kalbinizden yakalıyor.
Beni YazmaVeronica Raimo · Medusa Yayınları · 202637 okunma
Yazar Laura ablamız, Yılmaz Erdoğan misali edebi eseri libidosuyla harmanlayarak sunmuş bize. Ben ne okuyorum ya böyle dediğim çok fazla yer oldu. Yine de kitapta entrika hiç bitmediği için okutturdu kendini. Kadın karakterler ağırlıklı. Ana karakter Tita'nın aşkı Pedro hariç diğer erkekler yan karakter zaten. Olaylar genellikle kadınların etrafında dönüyor. Kadınların içinde bulundukları ailenin veya toplumun baskıları altında kısıtlandıkları durumlar ve katı kurallara karşı verdikleri tepkiler anlatılıyor.
Acı ÇikolataLaura Esquivel · Can Yayınları · 20214,285 okunma