Yarıda kalmış,tamamlanmamış,olmamış,kursakta kalmış, gideni ayrı kalanı ayrı yaralanmış ya da tükenmiş her aşkın hakkıydı son bir veda…
(Babamın Bağlaması/Kemal VAROL)
Selime teyzenin ağzından dökülüverdi. “Toprağın altında olacağına dağın ardında olsun”. Örselenmişti Selime teyze. Çocuklarına kırgındı. Mustafa’yı yitirdikten sonra bir türlü yeni düzene ayak uyduramamıştı.
Çocukları da yaralıydı. Adına modern çağ dedikleri şey her birinin ruhunda derin oyuklar açmıştı. İşte Selime teyze bu sözü çocukları için söylüyordu. Onları dağın ardında bırakıp habersiz bir kasabaya yerleşmişti. Varsın sağ olsunlar ama uzak olsunlar.
Sonra Meltem çıkagelmişti. Annesi daha küçük bir çocukken onu terk etmiş, babası yeni bir evlilik yapmış meltemin payına ise ömür sürmek ama yaşamamak düşmüştü. Boğazı düğüm düğüm kalmıştı Meltemin. Selime teyzeye itirazı vardı bu yüzden. Olmadığını bilmek insana kabullenme gücü verir. Var olup ama yok gibi davranıldığında esas acı budur.
Şermin Yaşar sade yazmış. Sade ama öze dokunan. Herkesin kendinden bir şeyler bulacağı bir yolculuk.
İnsan hem basit hem karmaşık.En mutlu görüneninden en mutsuzuna kadar herkesin vardır bir yarası. Yargılamak en kolayı mühim olan anlamaya çalışmak. Selime teyze içini açtı Meltem’e içini açmak için. Onlar anladılar birbirini. Darısı bizlerin başına.
Kağıt kesiğini bilirsiniz. Kesik beklenmedik ve İnce bir sızı düşürür teninize. Yazara ilişkin bir yazı okurken “onun bazı cümleleri kağıt kesiği gibi canınızı acıtır diyordu. Ama bu sefer ruhunuzu”
Yakın zamanda Nobel Edebiyat ödülü de almıştı yazar. Okurken beklentiyi büyüten bir durumdu bu.
Uzakdoğu yazarlarını okurken kültürel farkların, bakış açılarının edebiyata yansımalarını gözden uzak tutmamak lazım. Aksi taktirde bazı kısımlar kendi penceremizden anlaşılmaz geliyor.
Yazar aslında yıllar önce tasarladığı bir hikayeyi üç parçalı hale getirerek eldeki eseri ortaya çıkarmış. Vejeteryan,Moğol Lekesi,Alev Ağacı üç farklı anlatı gibi görünsede aslında hikaye aynı.
Psikolojik tahliller ağırlıklı. Herkes bir yaşam sürüyor ama derinde başka yaşamların özlemi var. Katı bir babanın çocuklar üzerinde bıraktığı derin izler. Hayatın gösterdiği yol ayrımlarında yanlış yönleri seçmenin yaratığı dağılmalar. Geriye dönüp bakıldığında hüzünle hatırlanan geçmişler.
Son cümleyide kapak resmine saklamak istedim. Kitabı hiç okumamış olsanız bile bir kitap kadar çok şey anlatan bir kapak var karşınızda.
Umberto Eco ile Jean-Claude Carrıere kitaplar üstüne muhabbet tutturmuşlardır. Okuyucu olarak siz de o muhabbetin parçası olmuşsunuzdur.
Konu kitaplar olsa da orada durmaz muhabbet. Büyük İskender’den tutun da Ömer Hayyam’a, Moğol istilasından Haçlı Seferlerine, Budadan Aziz Paulusa zaman ve mekan tanımaksızın devam eder.
Sorular, soruları kovalar.
Dijital çağ basılı kitapların sonunu mu getirecek? Yoksa kitap kokusunu içine çekmeye müptela, satır altlarını çizen okurlar var oldukça basılı kitaplar olacak mı?
Kitap zamanla değişir mi? Bir kitap nasıl klasik olur? Okuyucu ruh haline, içinde yaşadığı zamana, yaşadıklarına göre bir kitabı değiştirir, dönüştürür mü? Kitapla okuyucunun kaderi ne kadar birbirine bağlıdır?
Kitaplar neden yasaklanır? Kaç kitap yazarının intiharı yüzünden yarım kalmıştır.? Kaç kitabın yazarı yakılmış ya da asılmıştır.?
Tarihte kitaplara ve en çok kütüphanelere kimlerin zararı dokunmuştur? Moğollar mı? Haçlı Seferleri mi? Yoksa Amerika kıtasını yağmalayan İspanyollar mı?
Hayatı sadece kitap okuyarak mı tam algılayabiliriz? Yoksa doğa bu konuda daha mı cömert? Kitap okuma hastalığı, saplantısı var mıdır?
Kütüphaneler kitap severleri neden mutlu hissettirir? Kitap insanın yalnızlığını paylaşır mı?
Öldükten sonra kitaplarınıza ne olmasını istersiniz?
Eğer bir kitap severseniz, kafanızda deli sorular varsa. Cevaplarınız burda. “KİTAPLARDAN KURTULABİLECEĞİNİZİ SANMAYIN”
“Memleket Hikayeleri” denince birçok okuyucunun aklına öncelikle Refik Halit Karay gelir. Türkiye’de hikaye denince Sait Faik hafızalarımızda yer edinmiştir.
Ayfer Tunç her iki yazarı önsözünde anarak kendi gözünden,kendi tarzıyla Memleket Hikayelerini yazmış.
Çoğunluğu yazarın yetiştiği çevrede geçen hikayelerde mizah, ironi, eleştiri iç içedir. Farklı dinler,diller,kimlikler,sosyal statüler bir arada boy gösterir hikayelerde.
Beni en çok etkileyen batıdan doğuya yapılan otobüs yolculukların anlatıldığı hikayelerdi. Her ne kadar bizim yolculuklarımız doğudan batıya olsa da zamanın geriye aktığını, yılllar önce deneyimlediğim o yolculukları bir daha yaşadığımı hissettim.
Bir hikayede zaman, mekan,karakter ya da olay sizi içine çekiyorsa o hikaye başarılı olmuş ve siz de artık o hikayenin bir parçasısınızdır.
Okumadan bilemezsiniz. Belki de bir hikaye sizi anlatıyordur.
Dostoyevski okurken tedirgin olursunuz. Yazarın gözlerini üstünüze diktiği hissine kapılırsınız. Sizi tepeden tırnağa süzüyordur. Orada kalmıyor Dostoyevski. Ruhunuzun derinliklerine iniveriyor. Dehlizlerde dolaşıyor. Yaralarınıza parmak basıyor. Sizi kendinizle yüzleştiriyor.
Kimisi Dostoyevski’yi kötümser bir yazar olarak görür. Buna Yaşar KEMAL’in itirazı vardır. “Dostoyevski‘ye gelince, bu insanlığın yetiştirdiği en büyük umut, aydınlık dünyası kuran kişiye kim yaptı bu işi, onu, kabuğuna bakarak , karanlığın, hastalıkların türkücüsü kim yaptı, kim kandırdı insanlığı bu üstün düşçü üstüne. Bakın size söyleyeyim, Dostoyevski ne yapar biliyor musunuz, karanlığı yığar yığar karşımıza, bir karanlık duvarı örer önümüze, onun işi, hüneri bu, sonra o kurşun geçirmez karanlığın arkasından ışığı daha belirli, daha açık görürüz. Dostoyevski’nin hüneri budur. Bence Dostoyevski, insanlığı en aydınlık yanlarından birisidir.”( Yaşar Kemal Kendini Anlatıyor sayfa 87)
Dostoyevski her eserine kendi hayatından kesitler serpiştirir. O sara hastasıdır. Kumar düşkünlüğü olmuştur. Babasıyla sorunlu bir geçmişi vardır. O aynı zamanda bir dönemin muhalifidir. Bu yüzden idama mahkum edilmiştir.
Dostoyevski Rus edebiyatından daha fazla dünya edebiyatını etkilemiştir. Ülkemiz dahil birçok yazar onu öncü kabul etmiştir. Stefan ZWEIG Üç Usta kitabında onu anlatır. Bizde Oğuz Atay onun derin etkisindedir. Oğuz ATAY demişken Budala okurken sık sık TUTUNAMAYANLAR geldi aklıma.
Tolstoy’a ait olduğu söylenen bir söz vardır“Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir.”
Lev Nikolayeviç Mişkin namı diğer BUDALA Rusya’ya dönüş yolundadır. Böylece muhteşem hikayemiz, uzun yıllar önce şehri terketmiş, çok az insanın tanıdığı Prens