"... yaşadığım sürece kendimi ne kendi nezdimde ne de hayatımdaki olaylar karşısında temsil edebiliyordum; yani başkalarının beni gördüğü gibi göremiyordum; bedenimi kendi önüme serip de bir başkasınınmış gibi yaşadığını göremiyordum. Aynanın karşısına geçtiğimde içimde bir kilitlenme oluyordu sanki; tüm doğallığım yok oluyor, her hareketim sahte ve kurmacaymış gibi geliyordu. Yaşadığımı göremiyordum!...
Yatılı okuldan çıktıktan sonra -orada namaz oruç zorunluydu- namazı da orucu da bıraktım. Kuran'ı da hiçbir zaman doğru dürüst okuyamadım. Esresi, üstünü, şeddesi, yardım edeceğine hep şaşırttı beni. Ama dindardım. Daha doğrusu, Allah'ın var olmayabileceğini düşünmemiştim. Sonra birgün Allah'ın varlığını yokluğunu değilde, dindar adamın Tanrı'dan mükafat beklediği için, cennete girmek için, ölümsüz bir hayata kavuşmak için sevap işlediğini ve cezadan, cehennemden korktuğu için günahtan kaçındığını düşündüm. Dindar adamın bu hürriyetsizliği, bu bencilliği, hiç dindar olmamışım gibi şaşırttı beni.
"... Eğer halk sadece itaat etmeyi vaat ediyorsa, bu akitle kendi kendini yok eder, halk olma niteliğini yitirir; bir efendi ortaya çıktığı anda egemen yapı yok olur, o andan itibaren siyasal gövde yıkılır."