Çiçeklerin hiç açmadığı yerlerde renkleri tanımayan insanlar var;
Suyun kenarından kilometrelerce uzanmış yeşermeyen çorak topraklar var;
İçilmeyen saf sular, tadılmayan meyveler var.
Isıtmayan güneş, yıldız dolu gecelerde gökyüzünü çaresiz görmeyenler var;
Ömür geçmiş, bir sokak öteye henüz adım atmamışlar, bir öyküsü olduğundan habersizler var.
Resim çizmeyi bilip kalemi olmayanlar, kalemi olup yazmayanlar, yazmayı bilip'de cesaretini kökten kaybetmişler var;
Çok bilip susanlar, sustukça kaybolanlar, kayboldukça alkışlananlar var;
Öyle yerler var şiraze adı masalsı,sanı destansı; hayali kaf kadar uzak, irem kadar yitik, Petra kadar dimdik..
yok'lar içinde var'lar, var'lar içinde yok'lar..
İstanbul içinde kaç şehir, dünya içinde kaç alem var...
Yunan mitolojisinde Androginos adı bir varlık vardır..."
"Yoo, ilk kez duyuyorum... Dedim ya, ben o kadar kültürlü bir adam değilim. Müşteriler ne anlattıysa o..."
"Neyse, bu başka bir tartışma konusu... İşte bu Androginos bir tür insanmış. Dört kollu, dört ayaklı, iki başlı olarak yaratılmış, hem dişi hem erkek olan, her bakımdan kendi kendine yeten bir insan... Gel gör ki, bu mükemmel yaratığı tanrılar kıskanmışlar. Kıldan ince bir testereyle dişi ile erkeği birbirinden ayırmışlar. Tanrılar onları ayırınca, dişi ile erkek ömürleri boyunca birbirlerini aramaya başlamışlar. İşte onların buluştukları an aşk çıkarmış ortaya.."
İnsanı mutlu eden şeylerin başında güdülerinin doyurulması gelir. Ruhunun, benliğinin, egonun, adı her neyse... Kendini ötekilerden üstün görmek, buna inanmak gibi. Kendin için yalan söylemek, suç işlemek gibi... Kötülük yaptığını bile bile kötülük yapmak gibi... Saçma da olsa kendine öteki insanlardan farklı bir amaç, farklı bir yaşam seçmek gibi..
Sen ki sümbülsün, leylaklaştın, ama haklı olarak manolya olmayı her zaman yadsıdın. Elif'sin sen, anısın ve geleceksin, gerçeksin ve düş. Şiirin takma adı, devrimin ağaç altı, alnımın yazısı. Evet, sende ıhlamur kokusu, bende tarçın kokusu. Yapıtlarını deniz kıyısında birbirine karıştıran iki eski uygarlık gibiyiz.
Sayfa 152 - Ankara, 19 Mayıs 1977 - Can Yayınları - 9. Basım: Aralık 2024·Kitabı okuyor
Renoir?
Bana çocukluğumdaki ileri kır karakollarını hatırlattığı için özellikle sevdiğim bir filmi var. Le Fleuve (Irmak) filmi. Oradaki şiir yazan kızı sevmem, ama yılanı arayan çocuğu severim. Ganj'a inen bayırları, verandaları, siestaları, bahçeleri severim. Filmdeki Hintlileri sevmem. Onları göstermenin bir anlamı yok. Her yerde rastlanılan o inceliği, nezaketi de sevmem. Renoir'de aşk çok yapmacıklıdır. La Règle du jeu (Oyunun Kuralı) benim gözümde buna, ağır aksak, ölçülü bir dansa dönüşen arzuya bir örnek. En iyi ihtimalle çehre değiştiriyor -galiba hizmetçiler de. Pek iyi hatırlamıyorum.
Bresson? Cocteau?
Bresson çok büyük bir yönetmen; gelmiş geçmiş yönetmenlerin en büyüklerinden biri. Pickpocket (Yankesici), Au Hasard Balthazar (Rastgele Balthazar) tek başına tüm bir sinemanın yerini doldurabilir. Cocteau'yu çok az tanırım. Onun hakkında pek söyleyebileceğim bir şey yok, çünkü hiç düşünmedim. Cocteau sanırım çok güzel, ama benden başkalarına göre. Bunlar daha sinemadan söz açar açmaz Cocteau'yu sevdiklerini anlarım.
Tati?
Kesinlikle hayranım. Bence dünyanın belki de en büyük sinemacısı. Playtime (Oyun vakti) akıl almaz bir filmdir; modern zaman üstüne çevrilmiş en büyük film. ''Kaybolan Zaman Peşinde'' düzlemine benzer bir düzlemde; öte yandan site ölçeğinde de ''halkın kendisi oynuyor'' diyebileceğimiz tek örnektir. Film sanırım bu yüzden iş yapmadı; halk bir soyutlamadır ve kaderine terk edilmiş kişinin hikâyesini her şeyden çok sever.
Bununla birlikte, Tati bana Bresson'un filmlerindeki kadar kendi mekânımda olduğum duygusunu vermez. Benim için Bresson'un acıya kadar yolu vardır. Tati'nin sevince kadar. Ancak, kuşkusuz Tati benden, Bresson'a göre daha az şeyi alıp götürür, daha az şeyi sürükler. Şu tarz bir eliştiri başlatmamız gerekir: Filmden zaman dışı