Dostluğumun bir dalkavukluk sayılması korkusuyla değil, övgülerimin onun bilginliğine ve erdemine erişemeyeceği düşüncesiyle. Kendisi öyle parlak bir ün kazanmış bulunuyor ki onu övmek, atasözünün dediği gibi, güneşi fenerle göstermeğe benzer.
Jules Verne...Uçsuz bucaksız hayal gücünü satırlara yansıtmayı başarabilmiş üstüne üstlük hayal gücünün ,ardı arkası gözükmeyen,tıpkı uzay kadar sonsuz ve geniş olduğunu anlamamı sağlayan yegâne yazar.Bu kitapta da düşünceler üzerine düşünce katmamızı sağlıyor yazar bize:
Rutin süren işler sizi bir süre sonra esiri altına alır,hele de monotonlaşan eylemleriniz de buna eklenirse içten içe siz farkında olmadan "yaşam" adı altında ne varsa silip süpürür.İşte tamamen duygudan yoksun,monoton,her işi rutine dönüşmüş bir kasaba hayal edin.Hayal etmesi bile zor değil mi? Çünkü biz bir olay karşısında mutlaka tepki veririz.Kimi zaman gülerek,kimi zaman ağlayarak kimi zaman da öfkelenerek...Lakin,haritalarda bile adı geçmeyen Quiquendone kasabasında bu sıradanlık insanları öyle bir ele geçirmiş,halk bu hissizliği,monotonluğu öyle bir kabul etmiş ki,kasabada mahkemeler bile iş yapamaz hale gelmiş.Sakın bunu yüksek suç oranı yüzünden zannetmeyin!300 yıldır ne bir yumruk ne bir kavga.Suç işleyen hiç olmadığı için mahkemeler sinek avlıyor ya zaten!Sadece bu da değil,hisler ve tepkiler olmayınca doğal olarak sanat,edebiyat,kültür namına hiçbir şey yok bu kasabada.Hissizlikle sanat gerçekleşse sanat denir mi buna bilemem doğrusu...Hatta bu sıradanlık o denli sarmaşık gibi her yere yayılmış ki bu tekdüzelik kuşlardan köpeklere atlardan bitkilere kadar bütün canlılar alemini ele geçirmiş.İşte tam da anlattığım gibi bir yerde,bir kişi karşı çıkıyor,direniyor bu sıradanlığa.Namı değer Doktor Ox.Hatta tam buraya Doktor Ox'un isyanından bir alıntı iliştirmek çok doğru olacaktır:
Anlayın artık: Bir yüzyıldır arabacıların küfretmediği, birbirlerine sövüp saymadığı, atların kaçıp gitmediği, köpeklerin ısırmadığı, kedilerin tırmalamadığı, kısacası tartışmanın gölgesine bile rastlanmayan bir
Onun bakışları altında sıçrayarak uyandığımda,---Yok canım, sadece bir rüya! --- Unut gitsin! diyor, etrafımı saran korkunç gerçeğin, hücremin ıslak ve nemli döşeme taşlarının, gece lambamın solgun ışığının, giysilerimin kaba kıvrımlarının, fişekliği zindanın parmaklığının arasından parıldayan askerin iç karartıcı suratının üzerinde yazan o lanetli düşünceyi görmek için ağır gözkapaklarımı aralamama fırsat vermeden bir sesin kulağıma:--- Ölüm cezası! Sözlerini fısıldadığını duyar gibi oluyorum.