"Bırakamıyorum. Bir şey söyle. Bir şey iste benden. Senin için daha ne yapayım Firuz? Sevdim. Yemin ederim sadece sevdim."
"Doğru, sevdin, Mustafa. Güçlü oluşumu, yıkılmayışımı, toparlayışımı, yaşamak için sana muhtaç olmayışımı, ama sen ne zaman Firuz desen yüreğim gibi önüne serilişimi, seni büyütüşümü, seni affedişimi sevdin. Sen beni ben yapan şeyleri sevdin de bir tek beni sevemedin. Yıllarca bekledim, Mustafa. Bana bakarken o kadını bir kez olsun hatırlamamanı bekledim. Bana da yazıklar olsun, senden başka kimseyi sevemedim."
"Mustafa ben seni affetmem. Anlamıyor musun? Etsem etsem ah ederim. Bana bir sevda değil, bir gençlik borçlusun. Kırk kere de gelsen dünyaya, bir kere veremezsin gençliğimi bana."
Gençliğinin bir kısmını babama aşık olarak geçirmiş, sonrasında aldatıldığını öğrenip işine sarılmıştı. Annem ne bir aşk ne de bir gençlik yaşayabilmişti. Onun cansız gençliğinin en yakın şahidi bendim. Bir gençlik nasıl yaşanmaz, çok iyi öğretmişti bana. Ben de... yaşayamadım gençliğimi onun gibi.
Unutmak, olağan karşılamak istediğim çarpıcı gerçek gene içime işlemişti. Ona bakarken, çok tanıdık birini görüyormuşum, onu biliyormuşum duygusuydu bu.
Hayatımın en mutlu ânıymış, bilmiyordum. Bilseydim, bu mutluluğu koruyabilir, her şey de bambaşka gelişebilir miydi? Evet, bunun hayatımın en mutlu ânı olduğunu anlayabilseydim, asla kaçırmazdım o mutluluğu.