“Ne acayip şey bu?” dedi. “Canına kastetmiş, seni ölüme sürüklemiş bir insanın önünde diz çöküp yalvarabiliyorsun, af dileyebiliyorsun.” Yüzüme peş peşe tokatlar atarak devam etti: “Ve bütün bunları ne yaptırıyor sana? Aşk! Sadece aşk!”
Akıl isen bu manadan ibret al
Af ülfet et halka bul sahip kemal
Sefipey(i) gönülünü sen engine sal
Cengi cedal geyle kaldan hazar et
Ey Fedayi destin hayıra uzat
Allah’ım emrini tut nehini gözet
Ehl-i kanaat ol tamahı azat
Zekâtı çıkmadık maldan hazar et
Bir şeyden korkuyor gibiydiler. Birisi ruhlarından, akıllarından bir büyük parçayı, dostluğu kullanarak sanki çalıverecekti. Onları daha yakından tanıdıkça, kişiliklerine bu kadar gömülüp boğulmak kertelerine gelmiş bu kuşkulu, bahtsız insanların nasıl olup da yazı yazdıklarına, yani duygularıyla düşüncelerini, kıskançlıklarını yenip nasıl meydana vurduklarına şaşmamak elden gelmiyordu.
Bulut da annem kapıyorlar, yırtıcılar gibi bir saniyede dostluktan düşmanlığa, kıyıcılıktan acımaya inip çıkıyorlardı. Aslına bakılırsa bu da işin dış tarafını, dış tarafının bir küçük parçasını göstermekteydi. Birbirleri için en ağzı alınmaz yazılar yazdıkları, kalplerini en tamir edilmez yerinden, sanatkar gururlarından kırdıkları oluyordu. Okuyanlar, "Bunlar artık imkanı yok yüz yüze gelemezler." kararına henüz varmadan, hangisi erken sarhoş olursa hemen ötekine koşuyor, boynuna sarılarak af diliyordu.
Öyle şakalar, öyle çocukluklar, öyle aptallıklar yapıyordu ki, 12 yaşında kız çocuğu yapmaz. Mehmet’e ikide birde “Aman Memed” diyordu, “af çıkıyor. Evimiz, Tarlamız var. Neden yüzün gülmüyor? Gülsene azıcık.”