“Her şey kötü gittiğinde, değişimin gerçekleşebilmesi için dibe vurmamız gerekir. Çıkış yolunu bulabilmek için bazen kendimizi tuzağa düşmüş gibi hissetmemiz gerekir. Kendimizle güpegündüz, ferah bir ortamda yüzleşemeyiz. Çalan şarkıyı dinleyerek radyonun ne olduğunu anlayamayız. Nasıl yapıldığını görebilmek için bazen de radyoyu kırmak gerek.”
Dikmeyi dün bitirdiğim iç çamaşırımı giydim. Dikerken göğüs kısmına küçük, beyaz bir de gül işlemiştim. Üstüne bir şey giydiğimde gül görünmüyor; kimse orada olduğunu bilmeyecek. Bu tür şeylerde üstüme yok.
O zaman roman anne babaların romanı, diye düşündüm, şimdi de öyle düşünüyorum. Buna inanarak, romanın anne babaların olduğuna inanarak büyüdük. Onlara lanet okuyarak ama aynı zamanda o alacakaranlığa sığınıp teselli bularak. Büyükler öldürürken ya da ölürken biz bir köşede resim yapıyorduk. Ülke paramparça olurken biz konuşmayı, yürümeyi, peçeteleri katlayarak kayık ve uçak yapmayı öğreniyorduk. Roman örülürken biz yok olmak için saklambaç oynuyorduk.
Neden bana bunu soruyorsun, dedi. Benim komünist olduğumu mu düşünüyorsun?
Hayır, dedim. Sizin komünist olmadığınıza eminim.
Peki sen komünist misin?
Ben bir çocuğum, dedim ona.