• Bundan otuz kırk yıl önce müslümanların kafalarına çivi çakan Çinli ile, yerleşim merkezlerinin üzerine misket bombaları atan yahudi, Afganistan'lı müslümanları napalmla yakan kızıl rus hep aynı insandır.
    Cahit Zarifoğlu
    Sayfa 60 - Nehir Yayınları , 2.baskı 1988
  • İnsan dönüp baktığında belki cihan harbinden mağlup çıkan Osmanlı Devleti, savaşa sokan diye tabir edilen Enver, Cemal ve Talat Paşanın son umutlarını ülkelerinden kaçma olarak değil, yeni bir hareket olarak çalışmalarını görüyoruz. Tarih, bir tarafın yenildiği, diğer tarafın yendiği bir savaş destanı değildir. Tarih yaşadığı devri anlatan bir ayna olduğu kadar, yapılan hataları ve taktikleri ile gelecek dönemlere bırakılan bir yol göstericidir. Osmanlı da yanğınlar hep vardı. Balkanlar,Trakya ve Arap devletleri entrikaları bu devletin hep başına bela oldu. Abdülhamid Han'a kadar devleti zayıflattı. Abdülhamid Han, tahta çıktıktan kısa bir süre sonra rus harbi başladı, bu savaş tarihimizin en büyük toprak kaybıydı. Artık dönemin şartlarına bakınca Osmanlı topraklarını sömürgeye çevirmek isteyenlere karşı hem Abdülhamid Han dehası hem de ittihat dehası çok uğraştı. Tabi bu çift başlılık iyi sonuçların önünü kesti. Ve hakimiyet için büyük bir uğraşı döndü. Ve sonunda Abdülhamid Han 33 yıl boyunca geliştirdiği demir yolları, gizli istihbarat ağı, gözünü Osmanlı devletine diken batıya karşı entrikalarla devletini ayakta tutmaya çalıştı. Tabi bunlar Osmanlının ömrünü uzattı ise hala kapımızda dönen yangınları söndürmedi ve Abdülhamid Han tahttan indirildi,artık iktidar ittihata geçti. 3 paşa dönemi olarak bilinen dönemde büyük çalışmalar vardı amaç yine devlet-i aliye olan Osmanlı Devletiydi. Önce Trablusgarp sonra cihan harbi başarısızlık getirdi. Orta Doğu da toprağımız kalmadı,ve hayalini kurduğumuz balkan toprakları artık hayal oldu. Yine cihan harbi sorumlularından Enver Paşa, Orta Asya da, Cemal paşa, Rusya ve Afganistan da, Talat Paşa ise Almanya da harekete devam ettiler. Milli mücadeleye destek veren paşalar aslında cumhuriyetin önünü açtılar. Cumhuriyeti görmek kendilerine kısmet olmadı lakin bugün bu topraklarda hala Ay Yıldız bayrak altında yaşıyorsak, Ezan-ı Muhammed kesintisiz bir şekilde okuyorsa bu büyük kudretli insanlar sayesindedir. Ruhları şad olsun...
  • Afganistan'da çocuk çok ama çocukluk yok.
  • GÜNCEL VUKU/

    Kapitalizmin krizi bu. Bu süreç Westfalya sürecinin sonu! 300 yıllık bir sürecin sonu bu. Sömürü imparatorluğunun geldiği nokta bu.. Sistemin son hamlesi, “Tarihin sonu” ve “Medeniyetlerarası savaş” şeklinde tanımlanan BOP ve FETÖ hamlesi idi. Afganistan, İran, Irak, Suriye, Yemen, Mısır, Libya, Tunus, 15 Temmuz, hepsi bu  anlamda sistem krizinin öncü işaretleri.. Sistem çöktüğünde kriz Amerika’yı, Latin Amerika’yı, Avrupa’yı, Asya’yı, tüm dünyayı vuracak. Bu işten Afrika, Rusya, Çin, Hindistan, Japonya herkes etkilenecek, etkilenmeyecek hiçbir ülke yok.
  • Ancak eğer başarılı olamazsak, devreye biz ET’lerin çakallar olarak nitelendirdiği ve soylarını doğrudan o eski imparatorluklara dayandıran, çok daha sinsi bir tür girer. Çakallar her zaman oradadır; gölgede beklerler. Ortaya çıktıkları zamansa, devlet başkanları ya devrilir ya da ölümcül kazalarda yaşamını yitirir. Ve eğer şanssızlık sonucu çakallar da başarısız olurlarsa o zaman (Afganistan ve Irak’ta olduğu gibi) eski usuller ortaya çıkar. Çakalların başarısız olduğu yerlerde, genç Amerikalılar öldürmeye ve ölmeye gönderilir.
  • "Emir can,
    İnşallah, bu mektup eline güvenle ulaşır. Seni zor bir duruma düşürmediğimi, Afganistan'ın da sana zalim davranmadığını umuyor, bunun için dua ediyorum. Gittiğin günden beri dualarım seninle.
    Bunca yıldır, bilip bilmediğimden kuşkulanmakta haklıydın. Biliyordum. Hasan bana olayı anlatmıştı. Yaptığın şey yanlıştı, Emir can, ama unutma, o sırada sen de henüz bir çocuktun. Sorunlu, endişeli bir çocuk. O zamanlar kendine karşı çok katıydın, hâlâ da öylesin - bunu Peşaver'de, gözlerinde gördüm. Ama bunu aşacağını biliyorum. Vicdanı olmayan, iyiliği bilmeyen bir insan acı da çekemez. Afganistan'a yaptığın bu yolculuğun, acılarına bir son vereceğinden eminim.
    Emir can, sana bunca yıldır söylediğimiz yalanlardan utanıyorum. Peşaver'de öfkelenmekte haklıydın. Bilmeye hakkın vardı. Hasan'ın da tabii. Bunun son derece yetersiz bir gerekçe olduğunu biliyorum, ama o günlerin Kâbil'i, bizim Kâbil'imiz tuhaf, bazı değerlerin gerçeklerden çok daha önemli olduğu, bambaşka bir dünyaydı.
    Emir can, yetiştiğin dönemde babanın sana karşı ne kadar katı davrandığını biliyorum. Sevgisini kazanmak için nasıl çabaladığını, ne acılar çektiğini gözlerimle gördüm. Ama baban, iki parçası arasında kalmış, ikiye bölünmüş birisiydi: sen ve Hasan. İkinizi de seviyordu, ama Hasan'ı arzuladığı biçimde, bir baba gibi gönlünce sevmesine izin yoktu. O da hırsını senden çıkartıyordu. Emir: Bu saygın erkeğin toplumsal açıdan onaylanan, meşru parçası; miras aldığı maddi ve manevi bütün değerleri aktaracağı mirasçısı; işlenen günahın bedelini ödememe ayrıcalığının bir sonraki varisi. Sana baktığı zaman, kendini görüyordu. Ve suçunu. Hâlâ kızgınsın, farkındayım; bunu kabullenmeye hazır olmadığını da görüyorum, ama belki bir gün, babanın sana karşı katı, bağışlamaz bir tutum sergilerken, aynı katılığı kendisine de yönelttiğini anlayacaksın. Emir can, baban da tıpkı senin gibi, ruhen işkence çeken bir insandı.
    Babanın vefatını öğrendiğimde duyduğum acının derinliğini, şiddetini sana istesem de tanımlayamam. Onu seviyordum, çünkü o benim dostumdu, ama aynı zamanda yüce gönüllü, iyiliksever, çok büyük bir adamdı. İşte anlamanı istediğim şey de bu; babanın iyiliği, gerçek iyiliği, duyduğu pişmanlıktan kaynaklanıyordu. Bana öyle geliyor ki, yaptığı her şey, sokaklardaki yoksulları kollaması, yetimhane yaptırması, her ihtiyacı olana para vermesi, bunların hepsi suçunu bağışlatmak, yaptığı hatayı telafi etmek içindi. Emir can, bence borcunu ödemenin, gerçek kefaretin yolu da budur: Pişmanlığını iyiliğe dönüştürmek, şerden hayır çıkartmak.
    Sonuçta, Allah'ın bağışlayacağını biliyorum. Babanı, beni affedecek; seni de. Senin de aynı şeyi yapmanı dilerim. Elinden geliyorsa, babanı affet. Becerebilirsen, beni bağışla. Ama en önemlisi, kendini affet.
    Sana biraz para bıraktım; elimde ne kaldıysa. Buraya dönünce bazı masrafların olacaktır, bu para onları karşılayabilir. Peşaver'de bir banka var, Ferit yerini biliyor. Para özel bir kasada. Sana verdiğim anahtar, işte o kasanın.
    Bana gelince; gitme zamanı geldi. Çok az vaktim kaldı, onu da yalnız geçirmek istiyorum. Lütfen beni bulmaya çalışma. Bu senden son ricam.
    Seni Allah'a emanet ediyorum.

    Her zaman dostun,
    Rahim."
  • "Rahman ve rahim olan Allah'ın adıyla ve en derin saygılarımla, Emir Ağa;

    Ferzane can, Sohrab ve ben bu mektubun eline geçmesi, seni sağlıklı ve Allah'ın nuruyla aydınlanmış bir halde bulması için duacıyız. Lütfen, mektubu sana ulaştırdığı için Rahim Han Efendi'ye en içten teşekkürlerimi ilet. Bir gün, umarım ben de senden bir mektup alır, Amerika'daki yaşamını okurum. Belki içinden bir fotoğrafın da çıkar, gözlerimizi aydınlatır. Ferzane canla Sohrab'a seni o kadar çok anlattım ki; birlikte büyüdüğümüzü, oynadığımız oyunları, sokaklardaki koşuşturmalarımızı. Yaptığımız haylazlıklar ikisini de güldürüyor.

    Emir Ağa,
    Çocukluğumuzun Afganistan'ı ne yazık ki çoktan öldü. İyilik bu toprakları terk etti; ölümlerden kaçmanın yolu kalmadı. Ölüm, her an, her yerde ölüm. Kâbil'i korku sardı; sokaklar, stadyum, pazar yerleri korku dolu; o artık hayatımızın bir parçası, Emir Ağa. Vatan'ımızı ele geçiren vahşiler, insan onurunu hiçe sayıyor. Daha geçen gün, Ferzane'yle birlikte patatesle nan almak için pazara gitmiştik. Satıcıya patatesin fiyatını sordu, ama adam onu duymadı - galiba bir kulağı sağırdı. Bunun üzerine Ferzane biraz daha yüksek sesle sordu, ansızın genç bir Talib koşarak yanımıza geldi ve elindeki sopayı Ferzane'nin baldırına var gücüyle indirdi. Öyle sert vurmuştu ki, karım yere yığıldı. Adam avaz avaz bağırıyor, Ahlak ve İffet Bakanlığı'nın kadınların yüksek sesle konuşmadığını yasakladığını haykırıyordu. Ferzane'nin bacağındaki geniş morluk günlerce geçmedi; bense öylece durup karımın dayak yiyişini izlemekten başka hiçbir şey yapamadım. Karşı koysaydım, o köpek hiç kuşkusuz beynime kurşunu sıkardı; hem de seve seve! O zaman Sohrab'ım ne yapardı? Sokaklar aç yetimlerden geçilmiyor zaten; sağ olduğum için her gün Allah'a şükrediyorum. Ölümden korktuğum için değil, karımın bir kocası olduğu, oğlum da yetim kalmadığı için.
    Keşke Sohrab'ı görebilseydin. Çok iyi bir çocuk. Babası gibi cahilin teki olmasın diye, Rahim Han Efendi'yle ben ona okuyup yazmayı öğrettik. Hele sapanı kullanışını bir görsen! Arada bir, Sohrab'a Kâbil'i gezdiriyor, şeker filan alıyorum. Şar-e-Nau'daki maymun adam hâlâ duruyor; ona rastlayınca para veriyor, maymun dansını Sohrab için yapmasını istiyorum. Gülmekten yerlere yatıyor! Sık sık, tepedeki mezarlığa gidiyoruz. Oradaki nar ağacının altına oturup Şahname'yi okurduk, anımsıyor musun? Kuraklık tepeyi kuruttu, ağaç yıllardır meyve vermiyor, ama Sohrab'la ikimiz yine de gölgesinde oturuyoruz, ona Şahname'yi okuyorum. En sevdiği bölümün, Rüstem'le Sohrab olduğunu söylememe bile gerek yok. Yakında kitabı kendi başına okuyabilecek. Ben çok gururlu, çok şanslı bir babayım.

    Emir Ağa,
    Rahim Han Efendi çok hasta. Bütün gün öksürüyor; ağzını sildiği zaman yenine kan bulaştığını görüyorum. Çok zayıfladı; Ferzane canın onun için pişirdiği şorva'yı, pilavı yemesi için yalvarıyorum. Ama o bir-iki lokma alıp bırakıyor, o da sırf Ferzane canın hatırına. Bu sevgili adam için öyle endişeleniyorum ki, her gün dua ediyorum. Birkaç gün sonra, oradaki doktorlara görünmek için Pakistan'a gidecek; inşallah iyi haberlerle döner. Ama yüreğim korku dolu. Sohrab'a, Rahim Han Efendi'nin iyileşeceğini söylüyoruz. Başka ne yapabiliriz? Henüz on yaşında ve Rahim Han Efendi'ye tapıyor. Birbirlerine çok yakın, çok düşkünler. Rahim Han Efendi onu çarşıya götürür, ona balon, bisküvi alırdı, ama artık bunu yapamayacak kadar halsiz.
    Son zamanlarda sık sık rüya görüyorum, Emir Ağa. Kimisi tam bir kâbus; örneğin, çimleri kan kırmızı bir futbol sahasında asılmış, çürüyen cesetler. Soluk soluğa, ter içinde uyanıyorum. Ama genellikle güzel düşler görüyor, bunun için de Allah'a şükrediyorum. Rahim Han Efendi'nin sağlığına kavuştuğunu görüyorum. Oğlumun büyüyüp iyi bir insan olduğunu, özgür ve önemli biri olduğunu görüyorum. Lale'lerin Kâbil sokaklarını yeniden doldurduğunu, çayhanelerden rubab müziği yayıldığını, uçurtmaların gökyüzünde süzüldüğünü. Ve senin bir gün Kâbil'e, çocukluğunun yurduna döndüğünü görüyorum. Bunu yaparsan, eski ve sadık bir dostun seni beklediğini göreceksin.

    Allah her zaman yanında olsun.
    Hasan"