Orta İran'da kalabalık bir cemaat halinde yaşayan ve yönetimle olan ilişkilerini günden güne düzelten Zerdüştiler hakkında bazı bilgiler verdi. Abbas Ağa ise aslında tüm İranlıların peygamberleri Zerdüşt'e öyle ya da böyle biraz bağlı kaldıklarını belirtti. Tümüyle İslam'ın hükmü altında görünen bir ülke için ilginç bir tespit.
Neyse. İşte ben ramazan ayının on birinci günü yine nezarethaneye ziyaretçi oldum. Bu durumda süremi doldurmama rağmen tahliye edilmeyip hapishanelerde yuva değiştirmiş oldum. Gerçi ilk gece alaturka saatle saat dokuzda zaptiye nazırının huzuruna çıkarıldık. Özel bir memur gözetiminde yine Aydın vilayetine iade edilmemin usulleri gereği olduğunu nazır bana anlattı. İtaat etmekten başka çare olmadığından, "Aman efendim! Bu Ramazan'ı da hapishanelerde geçirmeyeyim. Lütfedip bir an önce gönderin," dedim. Yalancı herif, "Birkaç güne kadar göndeririz," dediği hâlde sevk belgemizi ancak on beş günde yazıp sevk ekibine gönderebildi. Fakat bizi gönderiyorlar mı? Ne gezer! Çünkü, "Sevkiyatta para yok," diyerek bayramın ertesine kalmamızın şart olduğu cevabını veriyorlar. Nihayet ben gardiyan Mehmet Ağa'ya çok rica ettim. O da sevkiyata söyledi. Rüşvetçi herifler, kendi harcırahımla koynumda yılan taşımak kabilinden yanıma verilecek olan polisin harcırahını verirsem sevk edeceklerine söz verdiler. Ben de çaresiz kalıp paralarını verdim. Fakat yine göndermediler. Bu kez de İzmir'e birkaç tane daha sürgünün gideceğinden bahsederek onların da harcırahlarını benim vermemi şart koştular. Fesübhanallah! Ne zalim yönetim, ne zalim memurlar! Ona da razı olduk. Onların da harcırahlarını verdik. Fakat bu son hakarete çok canım sıkıldı. Hapishane köşesinde tenha yerlere çekilip şu kıtayı yüksek sesle okuyarak nefesimi genişletmeye çalışıyordum. Kıta Şimdiki nâzır-ı zabtiyye Şefik Paşa'nın Dili ağzında yalan çantasının miftâhı Olacak âlem-i târihte bir yüzkarası Amını götünü siktiğimin fellâhı -Günümüz Türkçesiyle- Şimdiki zaptiye nazırı Şefik Paşa'nın Ağzındaki dili yalan çantasının anahtarı Dünya tarihinde bir yüz karası olacak Amını götünü siktiğimin
Sayfa 57 - Sapiens Yayınları / 11 Fellah kelimesi Arapçada çiftçi anlamına gelmekte olup, Türkçede Arap anlamında da kullanılmaktadır. (Hazırlayanın notu)
Şiir
Reklam
Sinan durdu, pencere çerçevelerini oynatan rüzgâra kulak verdi, bir inilti duyar gibi oldu. Gene Zühre'nin bir sözünü hatırladı: Ağam, gün gelir gönlünde pişmanlık tûfan gibi çağlar, vicdan azabın İsrafil Sûr'u gibi kıyâmeti bildirir. Sarılacak etek, kapanacak ayak ararsın; ama benim rüzgârlara sinmiş hicranlı âhımdan başka nişânemi bulamazsın. Sinan, daha bir zaman iki yanına salındı. İçinden zorlu bir dürtülüş geliyor, onu kışkırtıyordu. Adeta büyük dedesi Veli Koca'nın gür sesli buyruğu: - Sipâhî kalk!.. Kalk sipâhî, daha ne durursun? El çırptı. Rahmetli Hafız Nûri zamânından beri kullanılmayan dedeler zırhını getirtti, kölelerin yardımıyla kuşandı. Sağ kolçak üzerindeki şu âyeti okudu, içini çekti: "Hak yolunda savaşmazsanız Tanrı size elemli azaplar çektirir, yerinizi başka bir kavme verir." Köleler, at oğlanları ağanın silahlanmasına şaşmışlardı. - Ağa efendimiz, cevizlikten hâtunu gidip alacak değil miyiz? Zırh kuşanmak ne için? Sinan bu sorguyu cevaplamadan kendisi bir şey sordu: Macar Feridun Bey ne taraftadır? İçinizde bilen var mı? - Evet biliriz. Yamaklı Yeniçeri'nin ardı sıra bizim sipâhîlerle beraber Ciğerdelen'e gitti. Palanka'dan gene feryatçılar gelmiş, kanlı gömlekler, ucu yanık nâmeler getirmişler. Sinan Ağa at oğlanlarına: - Tiz hazırlanın hemen şimdi yola çıkıyoruz! dedi. Harem bölüğünde kötürüm yatan Adviye Molla'nın elini öpmeye gitti. Elli yaşına yaklaşmış sipâhî, hayatının ilk gazâsına çıkıyordu. Zühre'nin rûhu şâd olacaktı. Yalnız Zühre'nin mi ya? Cangüzel ananın rûhu da... O Cangüzel ana ki ay parçası oğlunu ilk defa göğsüne tutuştururken bütün Türk nineleri gibi şu niyetle süt vermişti: "Bismil-lâh... Ya gāzi, ya şehit!" Yedi Peçeli hikâyesi burada sona erdi.
Sayfa 213·Kitabı okudu
Zühre'nin hasis bir dâvâcı gibi dikilip ayak basması ağayı titretti. Ömrü boyunca herkesi kollamış, insanlar arasındaki alışveriş bağlantısını göz önünde tutarak hesaplı yürümüş, yalnız anası Cangüzel'e bir de Zühre'ye karşı kendini doludizgin kapıp koyuvermişti. Her nazı, her kahrı "Peki benim canım, oh ne âlâ aslanım!" diye kumrular gibi dem çekerek tatlıya gömen o muhabbet deryâsı ananın, şimdi kemikleri çürümüştür. Zühre'yi dersen işte gör, direniyor; hesap soruyor. Ağa, sırtında ürperti duydu. İhtiyarlar gibi başı titredi, yüzünde çöküntü izleri belirdi. Şakaklarındaki kır teller sanki birdenbire artmış, göz çevresi kırışıkları katmerlenmişti. İçinden geçeni Zühre'nin de okuması gerekirmişçesine "Ana gibi yâr olmaz, Bağdat gibi diyâr olmaz." dedi.
Sayfa 193·Kitabı okudu
Ölçülü Sev! Ölçü Ne?
Adviye Molla her gece yaptığı gibi gene ölülerini tutturdu. Veli Koca'dan, büyük Sinan Ağa'dan başladı, Cangüzel'e dayandı. Cangüzel'in ölümü Adviye Molla'nın hayatında öyle bir kaygı idi ki demekle bitmez tükenmez. İşte hatırlar hatırlamaz gene can evine pır pır bir uçuş, boğazına ateş, gözlerine acı yaş düştü. Cangüzel, vefâsız oğlu küçük Sinan Ağa'nın sevdâsına kurban gitmişti. Ne hikmettir ki insanlara en zorlu hicran, en çok sevip baş tâcı ettikleri taraftan gelir. Kişi suç işler, cana kıyar, hazîne soyar, siyaset güder, hattâ tahta el atar, cezâsını bulur. Fakat dünyâda âşık kadar cezâ gören hiç bir kātil, hiç bir uğru veya devlet düşmanı yoktur. Çok sevmek hayatta en büyük suçu işlemek demek midir? Hafız Nûri, Adviye Molla'nın içinden çıkamadığı bu sırra bir gün şöyle karşılık vermişti: - Belî zâhir, molla kadın! Aşırı sevmek Hak Çalap'a şirk koşmaktır. - Âlâ dersin ama n'idelim? Hâtun tek evlâdını da gönlü alabildiği kadar sevmesin mi? - Dilerse sevsin. Bedelini vermeyi göze alırsa. - Bedeli de ne ola? - Ciğer kanı, ruh selâmeti. Hafız Nûri'nin hikmeti harfi harfine çıkagörünmüş. Cangüzel, oğlunun aşkına ciğerinin kanını tükettikten sonra hiç olmazsa ruh selâmetini kurtarmak için secdeye düşmüş, seccâdesi üstünde inleye inleye ölmüştü.
Sayfa 122·Kitabı okudu
İstikbal: Müddeî-yi umûmînin (savcının) sebeb-i cinâyeti (öldürme sebebini) bir senelik kin ve adavet (düşmanlık) şeklinde istidlâl edişini (akıl yürütmesini) garip bulmamak mümkün değildir. Osman Ağa'nın Ali Şükrü Bey'e bir senelik kin ve adaveti olsaydı bu cinayeti bu müddet zarfında defeatle daire-i intihâbiyyesine (birçok defa seçim bölgesine) gidip gelmiş bulunan Ali Şükrü Bey'e en müsâid (uygun) bir yerde icrâ ettirirdi ve sonra da Ankara'da bu cinayeti icra edip, iş meydana çıktıktan ve hakkında tevkif müzekkeresi isdar edildikten (tutuklama kararı çıktıktan) sonra Çankaya'da oturmaz maiyyetiyle dağa çekilip giderdi. Halbuki Osman Ağa hakkında tevkif müzekkeresi isdar edildikten sonra dahi bunlara hiç lüzum görmeyecek derecede nefsini her nevi taarruzdan emin bir vaziyette buluyor ve Tan gazetesi idarehânesinden adamları vasıtasıyla "Osman Ağa gazete istiyor" diye gazete aldırıyordu! Hakîkatde Topal Osman'ın Ali Şükrü Bey'e kin ve adaveti değil, minnetdarlığı vardı. Bunu defeatle Giresunlulara söylemiş ve "Alayımızı Sakarya'da Ali Şükrü Bey'in bir gün içinde yapdırıp yetişdirdiği su mataraları kurtarmışdır, hayatımızı ona medyûnuz (borçluyuz)" dediğini Giresunlular hikâye eylemekde bulunmuşlardır. Bu sebeple olsa gerekdi ki, cinayeti ve babasının âkıbetini Topal Osman'ın oğlu işidir işitmez "Babam Ali Şükrü Bey'e bunu yapmazdı, onu sevk etdiler" dediğini yine Giresunlular nakl eylemişlerdi. Bundan başka Ali Şükrü Bey, kendisine bir sû-i kasd tertîb edildiğini çokdan haber almış ve hatta daire-i intihâbiyyesine (seçim bölgesine) bile yazmışdı. Ve başına böyle bir felâket geleceğini ve kendisini kollamakda olduğunu bildirmişdi. Fakat merhûm hiçbir zaman Topal Osman'dan kendisine böyle bir şey yapılabileceğini hatır ve hayalinden geçirmemiş ve iyilikden başka
Sayfa 97·Kitabı okudu
Alıntı
Reklam
Reklam