“ ‘Hayât-ı âile’ isminde bir ma’îşet var;
Sa’âdet ancak odur... dense hangimiz anlar?
Hayât-ı âile dünyâda en safâlı hayat,
Fakat o âlemi bizler tanır mıyız? Heyhat!
Sabahleyin dolaşıp bir kazanca hizmetle;
Evinde akşam otursan kemâl-i izzetle;
Karın, çocukların, annen, baban, kimin varsa,
Dolaşsalar, seni kat kat bu hâleler sarsa;
Sarây-ı cenneti yurdunda görsen olmaz mı?
İçinde his taşıyan kalb için bu zevk az mı?
Karın nedîme-i rûhun; çocukların rûhun;
Anan, baban birer âgûş-i ilticâ-yı masûn.
Sıkıldın öyle mi! Lâkin, biraz alışsan eğer,
Fezâ kadar sana vâsi’ gelir bu dar çenber.
Ne var şu kahvede bilmem ki sığmıyorsun eve?
Gelin de bir bakalım... Buyrun işte bir kahve…”
“Âteş-i aşkın dilimde her ne dem pür-cûş olur
Dûd-ı âhım şu’le-i dûzahla hem-âğûş olur
Ol kıyâmet-sûz-ı aşkım kim reg-i dâğ-ı derûn
Sad-hezârân âfitâb-ı mahşere serpuş olur”
Leskofçalı Gâlib Bey
(Ey Sevgili!) aşkının ateşi, gönlümde her ne vakit coşup kabarır; işte o anda, içimde ateşinden neş’et eden) ahlarım dumanı, cehennem Aleviyle (iki eski dost gibi) kucaklaşır, birbirine karışır.
Kıyameti (bile) yakan öyle bir aşka sahibim ki, içimdeki dağlama yaralarından sarkan (kömürleşmiş yanık) damarlar, (eğer iplik yumruğu gibi tezgaha gerilip dokunsa) yüzbinlerce mahşer güneşine serpuş olur (da onların ateşini tesirsiz kılar).
Ağûş-ı Nebî'de büyüyen Ali, meydân-ı harbde en kavî müşriki altına alıp kellesini vücûdünden ayıracağı esnâda müşrikin en son müdafaası olan tükürüğü yüzüne gelince: «Kalk ayağa!» deyip düşmânına aman vermişdi.
Düşman: «Benim başımı koparmak fırsatını neye bırakdın? Hangi şey mâni oldu?» diye sorduğu zaman,
Hazret-i Ali: «Biz kılıncı Allah nâmına vururuz. Bu işe nefsim de karışdı, yarısı kendi hesabıma, yarısı Allah hesâbına kılınc vurmam» diye cevab vermişti.