Puan vermedi·847 syf.··
2026 10. kitabı
Buz ve Ateşin Şarkısı: Taht Oyunları sadece bir fantastik roman değil, aynı zamanda güç, ihanet ve insan doğası üzerine kurulu etkileyici bir hikâye. George R. R. Martin, Westeros'un karmaşık siyasi yapısını ve unutulmaz karakterlerini büyük bir ustalıkla işliyor. Özellikle karakterlerin gri ahlaka sahip olması ve olayların tahmin edilemez ilerlemesi kitabın en güçlü yönlerinden biri. Bununla birlikte kitap kusursuz değil. Çok sayıda karakter ve hanedan ismi, özellikle seriye yeni başlayan okurlar için takip etmeyi zorlaştırabiliyor. Ayrıca bazı bölümlerde tempo düşüyor ve uzun siyasi diyaloglar hikâyenin akışını yavaşlatabiliyor. Yine de güçlü karakterleri, sürükleyici entrikaları ve gerçekçi dünyası sayesinde fantastik edebiyatın en önemli eserlerinden biri olmayı hak ediyor. Serinin geri kalanı için merak uyandıran, etkileyici bir başlangıç.
Taht OyunlarıGeorge R. R. Martin · Epsilon Yayınları · 201310,9bin okunma
10/10
·192 syf.··
2026 40. kitabı
·
4 günde okudu
·
Okunma: 18 Haziran 2026 22:40
Bayılarak okuduğum,bir çok yeri not ettiğim 2025 yılı kurmaca dışı alanında Amerikan Ulusal kitap ödülünü almış bir kitap. Mısırda doğan, ülkesindeki baskılardan dolayı babası Katar’a göç etmiş, gençlik dönemi sansürsüz,adil yerlere özenerek,batı medeniyetine gıptayla bakarak geçtiğini okuduğumuz bu gazeteci yazarımız Omar El Akkar’ın kitabındaki temel meselesi de Batı’nın insan hakları, özgürlük ve adalet söylemleri ile pratikte yaptıkları arasındaki çelişki aslında. Yeni çıkanlarda isminden ötürü çok ilgimi çekmişti,kitabın adı şuradan geliyormuş. Gazze b*mbalanmaya başladığında kendisi şöyle bir tvit atıyor. Aslında kitabın ismi de bundan çıkıyor. "Bir gün, artık tehlike arz etmediğinde, bir şeyi gerçek adıyla anmanın kişisel bir bedeli kalmadığında ve artık hesap sormak için çok geç olduğunda herkes buna hep karşıymış gibi yapacak." Kitap aslında bu çağda yaşanan s*ykırıma karşı duyulan sessizlikle ilgili ama arka planda Amerikan siyaseti,gazetecilik yıllarında farklı ülkelerde tanık olduğu anıları,yazarlık hayatı ve zorlukları gibi bir çok konu var. Bilemiyorum dilini üslubunu çok beğendim. Yaşanan vahşeti insan odaklı ve vicdani ele alışı,dini temellerle “benden olana destek” anlayışının ötesindeki yaklaşımı o kadar kuvvetli ki.. Kitabı okuduktan sonra o ahlaki idealizmden etkilenmemek elde değil. İlginizi çekerse muhakkak okumanızı öneririm.
Bir Gün Herkes Buna Hep Karşıymış Gibi YapacakOmar El Akkad · Nepal Kitap · 202611 okunma
Reklam
7/10
·360 syf.··
2026 2. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 23 Haziran 2026 18:40
Toplam 40 bölümden oluşan bu kitap her bölümde farklı bir filozof ve onun düşünce tarzını kronolojik sırayla ele alıyor. Benim gibi nereden başlayacağını bilmeyenler için iyi bir felsefeye başlangıç kitabı olmaya aday. Ben okurken bi yandan da hangi filozofun eseriyle devam etmeliyim diye düşünüyordum. Benim en çok ilgimi çeken iki kısım 19. bölüm Pembe Gerçeklik ve 32. bölüm Yuuh!/Yaşasın! : 19. bölüm Pembe gözlükler takıyorsanız, görsel deneyiminizin her yönü renklenecektir. cümlesi ile başlıyor. Bu bölümü okuduktan sonra bir süre ahlak kavramı ve doğru kavramı üzerine düşündüm. 32. bölüm ise Birinin anlamsıza konuştuğunu bilmenizin bir yolu olsa, ne güzel olurdu değil mi? Sorusu ile başlıyor. Bu bölüm okuduktan sonra kısıtlı ömrümde hangi düşünceler üzerinde kafa yormalıyım, hangi fikirler doğru veya yanlış olduğu üzerinde düşünmeye değer ve hayatımda nelere öncelik vermeliyim üzerine bir süre düşündüm.
Felsefe
Felsefenin Kısa TarihiNigel Warburton · Alfa Yayıncılık · 20208,3bin okunma
Çürüyen Tanrı’nın Bilge Terminatörü: Philipp Mainländer
9/10
·312 syf.··
2026 221. kitabı
·
13 günde okudu
·
Okunma: 23 Haziran 2026 17:46
Philipp Mainländer, bir aşkın veya yüksek duygunun değil; babasının annesine duyduğu o tamamen soğuk, aşksız ve mekanik biyolojik üreme dayatmasının sonucunda dünyaya fırlatılmış bir filozoftur. Onun bu sevgisiz ve çıplak doğumu, felsefesinin de neden bu kadar filtresiz ve rasyonel olduğunun ilk ipucudur. Kanımca Mainländer, Arthur Schopenhauer’ın sistemindeki en büyük mantıksal boşlukları kapatan, felsefe tarihinin "altın madenidir." Schopenhauer, dünyayı "Kör Yaşama İstenci (Wille)" olarak tanımlayıp acıdan kaçış için "çilecilik veya sanata sığınma" gibi mistik ve geçici çözümler sunarken; Mainländer bu mistik tülü yırtar ve bize hayatın ham, rasyonel ve nihai amacını gösterir: Yok oluş. Onun kozmolojisinde evren, intihar etmiş bir Tanrı’nın çürüyen cesedinden ibarettir. Başlangıçta zamanın ve mekanın ötesinde saf bir "Mutlak Birlik" (Tanrı) vardı. Bu ilk enerji, var olmanın getirdiği o sürtünmeli acıya dayanamadı ve "Hiçlik" (Non-Being) limanına ulaşmak istedi. Ancak saf varlıktan mutlak hiçliğe doğrudan geçiş rasyonel olarak imkansız olduğu için, Tanrı kendini imha ederek milyarlarca fiziksel parçaya böldü. İşte bizim "evren" ve "zaman" dediğimiz şey, o ilk bütünün parçalanma anıdır. Bu sistemde evrendeki tüm temel bileşenler (madde ve enerji) aslında aynıdır; yok olmazlar, sadece sürekli biçim değiştirirler. Doğan her canlı, o çürüyen cesedin parçalarının kısa süreliğine bir araya gelmesinden ibarettir. Ancak bu birleşme kusursuz bir kurgu değildir. Sistemde zamana bağlı bir bozulma (modern fiziğin deyimiyle Entropi) hakimdir. Birleşen her kimyasal bileşik, bir öncekinden daha zayıf, daha aşınmış ve çürümeye daha yakındır. Dünyanın zamanla daha kötüye, daha çirkin ve kaotik bir yere evrilmesi bu mekanik sönümlenme yasasının kaçınılmaz bir çıktısıdır. Mainländer
Felsefe
The Philosophy of RedemptionPhilipp Mainländer · Irukandji Media Pty Ltd · 20241 okunma
“Sevgiyi hiç görmemiş bir insan, gerçekten sevebilir mi?”
10/10
·248 syf.··
Beğendi
·
2026 21. kitabı
HİÇBİRİ SUAT DERVİŞ Cavide… Annesi ve babası tarafından terk edilmiş, halasının evinde büyümüş, kuzeni Neriman ile anlaşamayan, hiç sevilmediği için sevmeyi bilmeyen; hoyrat, hırçın, yalnız, sevgisiz, zalim Cavide. Annesi mutsuz evliliği yüzünden geçmişte tanıştığı unutamadığı Danyal ile kaçar; evini, kızını, eşini terk eder… Gururu zedelenen Ali, minicik kızını bırakarak Avrupa’ya gider. Çocuğunu ablasına emanet eder, iyi bir aile terbiyesi alması için… Suzan içinse Cavide, o ahlaksız kadının kızıdır. Kuzeni Neriman ise ona karşı derin bir kıskançlık içindedir. Zaman akar, Cavide zarif bir genç hanım olur. Çocukluğunda görmediği sevgi, hissetmediği güven ve yaşadığı yalnızlık onun karakterini şekillendirir. Cavide zalim, hırçın ve soğuk görünür; fakat bu sertliğin altında aslında yıllarca bastırılmış bir sevgi ihtiyacı vardır. Sevilmeyen bir çocuk büyüdüğünde, sevgiyi aramak yerine kendini korumayı seçer.İnsanlara yaklaşmak yerine duvarlar örmeyi tercih eder. Tüm benliği kendisiyle dolu olan Cavide’ye hayat bir gün aşkı hissettirir. O zaman tüm terk edilişlerini, tüm yalnızlığını affeder… Lakin karşılıklı olan bu sevgiye yine zalim hayat mani olacaktır. Cavide’nin yaşadığı aşk da onun için yalnızca bir aşk değildir; yıllarca alamadığı sevgiyi ilk kez tatma, kendini değerli hissetme arzusudur. Ama Suat Derviş burada romantik bir hikayeden çok, hayatın ve toplumun insanın karşısına çıkardığı engelleri anlatır. İçime işleyen, beni derinden üzen, harika bir eser.Suat Derviş eseri 20’li yaşlarının başında yazmış.Bilhassa kadın karakterleri ele alış biçimi, psikolojik derinliği ve toplum eleştirisiyle Türk edebiyatında önemli bir yere sahiptir. O dönemde ses getiren yazar, ilerleyen yıllarda siyasi duruşu sebebiyle (sosyalist) ihmal edilir, görmezden gelinir, haksızlığa
Edebiyat
HiçbiriSuat Derviş · İthaki Yayınları · 2021219 okunma
Zorlayıcı kitap
Puan vermedi·172 syf.··
2026 36. kitabı
Otomatik Portakal Kitabı okumaya başladığımda bu nasıl bir kitap diye düşündüm, devam edip etmemekte kararsız kaldım. Yoğun argo kullanımı da ilk başlarda okumayı zorlaştırdı. Tabii devam ettim. Suç, şiddet, tecavüz, korku, dehşet; her şey var ve bunları yaparken zevk almaları insanı ayrıca rahatsız ediyor. Anlatıcı olan ana karakterin müzik aşkı ise oldukça enteresan. Bu kadar karanlık ve acımasız bir karakterin klasik müziğe tutkuyla bağlı olması, karakteri daha karmaşık hâle getiriyor. Sonrasında beklenen güç savaşı ve kumpaslar geliyor. İlginç bulduğum başka bir şey de sokak ve cadde isimleriydi. Bunlar gerçek isimler değil; Umutsuzluk Caddesi, Tükeniş Sokağı, Zaferler Mahallesi, Aydınlar Sokağı gibi isimler kullanılmış. Bu isimler bana mekânları tarif etmekten çok toplumun ve insanların durumuna gönderme yapıyormuş gibi geldi. Ancak kitap benim için yalnızca şiddet ve suçtan ibaret değildi. Asıl mesele, insanın özgürlüğü ve seçim hakkıydı. Hapishane çözüm mü? Bana göre kitap bunun cevabının peşine düşüyor. Peki ya zihin özgürlüğü? Bedeni özgür, zihni esir bir insan ne kadar yaşayabilir? İnsan olmak neyin karşılığında zihin özgürlüğünden vazgeçmektir? Romanın en güçlü yanı da burada ortaya çıkıyor. Bir insanı zorla iyi yapmak gerçekten onu iyi bir insan yapar mı? Kötülük yapma seçeneği elinden alınmış bir insan ahlaki olarak değerli sayılabilir mi? Devletin ya da herhangi bir otoritenin güvenlik adına insan zihnine müdahale etmesinin sınırı nedir? Kitap boyunca aklımda kalan asıl sorular bunlardı. Sonuç şaşırtıcı mıydı? Bana göre hayır. Ancak kitap iyi ve kötünün yer değiştirip değiştiremeyeceğini, özgür iradenin insanı insan yapan temel özelliklerden biri olup olmadığını sorgulatmayı başarıyor. Otomatik Portakal, şiddetiyle akılda kalan bir kitap olmaktan çok,
Otomatik PortakalAnthony Burgess · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2009113,2bin okunma
Reklam
Reklam