Titreyerek dedi ki:
“Unutunuz! En iyi intikam bu değil mi?”
Faik Bey acı acı güldü:
“Unutmak, unutmak! Ah, öyle ise sizin hiçbir şeyden haberiniz yok,” dedi. “Onu unutmak için neler yapmadım… Hiçbir şey kâr etmedi, hınzır kız beynimin içinde burgulu bir çivi gibi saplanmış kaldı. Ondan daha güzelleriyle düşüp kalktım, ondan bin kat daha seçkinlerini tanıdım; fakat hiçbiri, hiçbiri, onu bana unutturamadı, hiçbiri bir dakika için onu hatırımdan silemedi. Bazen kendi adımı unutacak kadar sarhoş oluyordum. Lakin onun adı her vakitten daha canlı, daha manalı, dilimden hiç düşmüyordu. Bazen bir kumar masası başında kendimi kaybediyordum, fakat onun hayalini daima yanıbaşımda hazır, kağıtların üzerine aksetmiş ve yeşil çuhanın ortasında raksederken görüyordum. Niçin bu kız benim izzetinefsimle oynadı. Beni çamurdan çamura sürükledi…”
“Zanneder misin ki,” diye sordu; “bunlar hakikaten bizden, bizim cinsimizden olsunlar? Hayır… Bunlar insanlarla hayvanların haricinde, başka bir cinsten acayip ve korkunç birtakım mahlukatlardır. Bizim gibi söz söylerler, tebessüm ederler ve ağlarlar, bizi anlar gibi bakan gözleri vardır. Fakat asla, asla bizden değildirler; ne damarlarında işleyen kanların, ne göğüslerinin altında çarpan kalbin bizim kanımız ve kalbimizle münasebeti vardır. Erkeklerin en büyük hatası ve felaketlerinin başlıca sebebi onları da kendilerinden telakki etmeleridir. Onlarla beşeriyetin nısfı demişiz; onların kucağında ana diye yatmışız, onları karı diye evimize almışız; onlara sevgili diye kollarımızı açmışız, işte, o zamandan beridir ki, ne vücudumuzda rahat, ne evimizde sükûn, ne kollarımızda kuvvet kalmış. Haberimiz olmaksızın bize sokuluvermişler, zehirlerini gizli bir tarafımızdan şahdamarlarımıza akıtıvermişler.”