Bu kitabı okurken, bir romanla değil; yazarın babasıyla vedalaşırken tuttuğu içsel bir günlüğe tanıklık ediyormuşum hissi oluştu. Kayıp yaşamış olanlar için, adını koymaktan kaçındığımız duyguları görünür kılan bu kitap, zaman zaman kaçma isteği uyandıracak kadar yakınıma geldi. Kayıp yaşamamışlara çağrı olsun.
Anneyle kurulan bağ daha baştan verili. Doğumla gelen bağ zamanla güçleniyor ya da yerini başka duygulara bırakabiliyor elbette ama baba öyle değil. Babayla olan bağ ise zamanla oluşuyor, değişiyor, dönüşüyor yapılanıyor bazen de kırılıyor. Babalar genelde çocuklarına güçlü poz veriyor; bu kitapta da korkabilen, yorulan ve bunu çocuklarından saklamaya çalışan bir baba var. “Korkacak bir şey yok” en çok burada durdum. Durdum çünkü, aa ne tesadüf Bu cümle güçlü olmaktan çok güçlü görünmenin sesi gibiydi. Farklı bir ülkede büyümüş yazarın babasıyla benim babam aynı yerden konuşuyordu. Yasın dilinin başka coğrafyalarda kültürlerde de dilinin aynı olması duygularımızın ortaklığının aynasıydı. Sabır kitabı okudum sanki. Bu kitapla karanlığın sesini kucağımıza koyanlara sitemle yazıyorum.
Babası bir bahçıvan. Aslında bütün babalar gibi. Bahçeye gösterdiği sabır, acele etmemesi, toprağı beklemesi aslında hayata bakışıyla da ilgiliydi. Buraya sakladığı öğreti ölümünden sonra tüm deneyimin uçup gitmesi gibi görünse de biçim değiştiriyordu… Öğreti gidiyor mu gerçekten yoksa içimizde bir tohuma mı dönüşüyor? Yaşımız kaç olursa olsun bir baba öldüğünde çocukluğumuza dair bizim bile bilmediğimiz tüm detayları hatırlayan kişiler de toprağa dönüşüyor. Babasının bahçesi bir anda hayatın işleyişini anlatan metafora dönüşüyordu. Ölüm korkutucu bir son değil, yenilenmenin içindeki bir parça gibiydi. Karanlıkta zaman farklı akıyor. Karanlık bizim için bir bilinmezlikse zaman