Herkes hayatında en az bir kere deliriyor, düşüyor, kayboluyor ve hiç kimsenin delirmesi, düşüşü yahut kayboluşu bir başkasınınkine benzemiyor. Yıkımların her birinin kendine özel bir hikâyesi var. Bu yüzden de istisnasız herkes, kendi başına gelenleri başkalarınınkine kıyasla daha büyük bir felaket olarak görme yanılsaması içinde. Belki de bu, insanın aradığı avuntuyu ve teselliyi bulamayınca, yaşadığı hayal kırıklığıyla sürüklendiği bir yanılsamadır.
Buldukça, arıyorum. Neyi, hangi sebeple aradığımı bilmeden... Bazen bir kuyunun dibine çöken derin bir sessizliği karıştırırken, bazen içimin en ücra köşesinden dörtnala gelip zihnimi istila eden başkalarının seslerini bastırmak için var gücümle susarken buluyorum kendimi. Hatta öyle zaman oluyor ki, başkalarına ait olduğundan emin olduğum seslere direnmek için sessizliğe dönüşüyorum."
"Sessizliğe dönüşmek... Sessizliğin bir rengi var mı?"
"Bilmem. Bence sessizliğin rengi de dilsizdir, yani herhangi bir renge bulaşmaktan sakınmıştır kendini."
Olduğum yerde olmak istemiyorum ama olduğum yerden çıkıp gidemiyorum da. Şu an yaşadığım her şey o günlerin aynısı.... Bir şey beni hep dışarıya çekiyor. Hiçbir yere ait hissedemiyorum kendimi. Hiçbir eve, hiçbir aileye, hiçbir topluluğa. Hiç arkadaş grubum olmadı benim mesela..