“Ve sonunda kaçırmak için bizlere
Elbette akıl kalır.”
1961-1964 yılları arasında Bakırköy Akıl ve Sinir Hastalıkları Hastanesinde personeli yetiştirme amacıyla Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından görevlendirilen Bedia Tuncer, aynı zamanda akıl hastalarıyla yakınlık kurup, onlarla da ilgileniyor. Onların yazmaya olan yetkinliklerini görünce de şiir yazmaları için ilham oluyor. Ki kendisine ithafen de şiir yazıyorlar.
O kadar güzel, o kadar yüksek duyarlılık barındıran şiirler yazmışlar ki... Hiç beklemiyordum bu kadarını. Neden? Çünkü aklı başında biriyim ben ve deli diye adlandırılan insanların kaleminden bu kadar, benim kadar aklı başında şeyler dökülmez(!) O yüzden beklemiyordum işte. Acı bir tebessüm yayılıyor yüzünüze ister istemez. Onlarla bizim farkımız, o bilindik sözdeki gibi; onlar müziğin sesini çok iyi duyuyorlar, biz de fazlasıyla sağırız. Böyle düşündüm ben kitap bitince. Hatta öyle ki; aklı başında diye tanımlanan bizlerden daha iyi tahayülleri, betimlemeleri, güzel hisseden yürekleri var. Şiirler bunu gösteriyor.
Bedia Tuncer’in, oraya gelen bir hastaya dair şöyle bir hikayesi var:
"Bir hasta yatmıştı. Dosyasında, çıplak bir şekilde E-5’i trafiğe kapattığı için polis tarafından getirildiği notu vardı. Neden yaptığını sorduğumda, ‘ceketkaplumbağaseykobeşezdiler’ dedi. Manisinin verdiği hızla, tek kelimeymiş gibi... Sonradan anladım ki, bir kaplumbağanın ezildiğini görünce sinirlenmiş, yolun ortasına dikilmiş; ama insanlar sağından solundan geçmeyi sürdürünce, soyunup giysilerini ve saatini (seiko 5) koyarak yolu kesmeye çalışmış ama onları da ezerek geçmişler."
Bu hikaye bana şunu sorduyor ister istemez: Bu insan mı deli? Aklı başındalık nasıl belirleniyor? Yaptığı şeyi, iyi niyetini açıklayamadı diye mi aklı başında değil? Bir canlıyı korumak için