" Tin ilk kez böylesine kudretli oldu, nihayet anlıyor bunu. Tam da daha eski, çoğunlukla yanlış yüceltilen özünü safınazar ettiği için. Nihayet gözlemlemekten ve geçmişten çıkıp şimdiki zamana vurduğu, sahiden politik bir şarkı haline geldiği için."
Felsefi düşüncenin ilk ortaya çıkış biçimi olan, varolanları birlik formunda düşünülebilir kılmaya yarayan ilke arayışına yönelik Hegel, düşüncenin tarihsel serüveninde aranması gerektiğini söyleyerek felsefenin formunu bizlere vermiştir. Düşüncenin hem özne hem de nesne olarak kendisini tarihsel süreçte ortaya sermesi bakımından bir özdeşlik kurulmuştur. Diyalektik bu bakımdan hem bir keşif hem de kuruluş olarak görülür. Ancak Marx, Hegel'in felsefeye vermiş olduğu bu formun uygulanışını sermayenin işleyişinde görmüştür. Yani çokluğu bir Birlik olarak örgütleyebilmemizi sağlayan varolanlar arasında bir varolan olan sermayenin kendisidir. Felsefenin ve düşüncenin bu isteğini sermaye gerçekleştirmiş ve kavramı gerçekliğe çıkarmıştır. Bu anlamda diyalektik artık sermayenin işleyiş mantığından ayrılması gerekir ki burada Adorno'cu bir müdahale gerçekleşir. 17. Yüzyılda Tanrısallığın işleyiş mantığından alınan birlik, bütünlük, tamlık gibi kavramlar artık sermayenin işleyişine dönüşmüştür ve diyalektik artık bunlara ulaşmayı arzulamaması gerekir. Bu bakımdan diyalektik artık olumsuzda kalmayı ve mutlaklık iddiasından geri çekilmelidir. Felsefenin kendisinigerçekleştirme fırsatı<bir ilke görevi gören komünizm> kaçırılmıştır. Bu bakımdan artık maddi bir ilke yerine hem tarihe içkin hem de tarihin üstünde duran bir ilke gereklidir ki bu da Umut İlkesidir(ütopya). Bu nedenle düşünce artık kendi toprağında serpilemez. Ancak tarih üstü metafizik bir umuda sarılabilir.
Amar
@amarr
·
Kendi evimizi ev olarak görmemek, orada kendimizi "evimizde" hissetmemek, ahlakın bir parçasıdır.
Felsefi düşüncenin ilk ortaya çıkış biçimi olan, varolanları birlik formunda düşünülebilir kılmaya yarayan ilke arayışına yönelik Hegel, düşüncenin tarihsel serüveninde aranması gerektiğini söyleyerek felsefenin formunu bizlere vermiştir. Düşüncenin hem özne hem de nesne olarak kendisini tarihsel süreçte ortaya sermesi bakımından bir özdeşlik kurulmuştur. Diyalektik bu bakımdan hem bir keşif hem de kuruluş olarak görülür. Ancak Marx, Hegel'in felsefeye vermiş olduğu bu formun uygulanışını sermayenin işleyişinde görmüştür. Yani çokluğu bir Birlik olarak örgütleyebilmemizi sağlayan varolanlar arasında bir varolan olan sermayenin kendisidir. Felsefenin ve düşüncenin bu isteğini sermaye gerçekleştirmiş ve kavramı gerçekliğe çıkarmıştır. Bu anlamda diyalektik artık sermayenin işleyiş mantığından ayrılması gerekir ki burada Adorno'cu bir müdahale gerçekleşir. 17. Yüzyılda Tanrısallığın işleyiş mantığından alınan birlik, bütünlük, tamlık gibi kavramlar artık sermayenin işleyişine dönüşmüştür ve diyalektik artık bunlara ulaşmayı arzulamaması gerekir. Bu bakımdan diyalektik artık olumsuzda kalmayı ve mutlaklık iddiasından geri çekilmelidir. Felsefenin kendisinigerçekleştirme fırsatı<bir ilke görevi gören komünizm> kaçırılmıştır. Bu bakımdan artık maddi bir ilke yerine hem tarihe içkin hem de tarihin üstünde duran bir ilke gereklidir ki bu da Umut İlkesidir(ütopya). Bu nedenle düşünce artık kendi toprağında serpilemez. Ancak tarih üstü metafizik bir umuda sarılabilir.
Amar
@amarr
·
Kendi evimizi ev olarak görmemek, orada kendimizi "evimizde" hissetmemek, ahlakın bir parçasıdır.
Bütün ruhani geleneklerdeki mistiklerin hepsinin, deneyimledikleri şeyi, aşk deneyiminden ödünç alınmış terimlerle tasvir ettikleri bir vakıadır. Bu, evrensel bir fenomendir, örneğin Yahudi geleneğinde "Neşideler Neşidesi" hem bir aşk şiiri hem de mistik
bir şiirdi. Müslümanlar, Hindular ve Hıristiyanlar için de geçerlidir bu, onlar da Tanrı ile birleşmeyi ifade etmek için yine Neşideler Neşidesi'nin ifadelerini kullamrlar. Aynı şekilde yine, Platoncu gelenekte, Platon'da, Phaidros ve Symposion'da yüceleştirilmiş aşk vardır. Plotinos'ta, Platon'dan farklı olarak dikkat çekici olan şey, -bunu ellinci risaleyi (traite) çalışırken fark ettimmistik deneyime, Platon'da olduğu gibi sadece eril aşkın değil
karşı cinsler arası aşkın da model olabilmesidir. Aslında Plotinos'ta Tanrı ile birleşme ve aşk birleşmesi arasında bir karşılaştırma yoktur sadece: Onda, insani aşkın, mistik deneyimin başlangıç noktası olduğu ve bu deneyimin insani aşkın uzantısı olduğu fikri vardır. Zira eğer bir varlığı seviyorsak, bu en başta ve özellikle en yüce Güzellik'i sevdiğimiz, o varlık aracılığıyla, en yüce Güzellik bizi kendine çektiği içindir ve bu, daha şimdiden
mistik bir deneyim olanağının ilanıdır.