Eli ayağı tutmayan yaşlılar ömürlerine birkaç yıl daha eklenmesi için yakarırlar. Nitekim zayıf oldukları bir an ölümlü olduklarını hatırlayınca adeta korkudan titreyerek ölürler sanki yaşamdan göçmezler de sürüklenerek götürülürler. O ana dek gerçekten yaşamadıkları için aptal olduklarını ve olur da güçlerine tekrar kavuşurlarsa inzivaya çekileceklerini haykırırlar. Sonra nasık yok yere hazırlık yaptıklarını, hiçbir şeyden zevk almadıklarını ve tüm emeklerinin boşa gittiğini düşünürler.
"Ey insan, nasıl tüm âlem her an yeniden yaratılıyorsa sen de her sabah güneş gibi yeniden doğ. Bismillah de, yeni bir başlangıç yap. "Bitti, öldü, kapandı.' dediğin yerde bir kapı daha açılacak. Kapıyı ara. Işığı ara. Asla umudunu kesme. Sonsuz yaratılış döngüsü içinde yoluna devam et. Durma, yürü!"
Zamanı ölçtüğünü sanıyorsun ama zaman seni ölçüyor.
Her an, kim olduğunu değil; kim olmayacağını kaydediyor.
Farkındalık, başka gözlerin bakışında
değil;
Kendi bakışını değiştirmenle başlar. O bakış değiştiğinde dünya aynı kalır.
Ama sen artık o dünyada kalamazsın.
O an, eğitimin bugünkü hali üzerine düşüncelerimi paylaşma isteği duydum: Haklarla şişirilmiş ama sorumluluktan azade bırakılmış öğrenciler, kavga eden çocuğuna neden kavga ettiğini sormak yerine öğretmeni polise şikayet eden ebeveynler. Ama kendimi tuttum.
Betty MacDonald'ın L'oeuf et moi'sını hatırlıyorum.
471
Amerikan arabalarını hatırlıyorum: "De Soto"ları, "Studebaker”ları, "Pontiac"ları, "Oldsmobile"leri, “Chevrolet”leri, "Packard"ları ve ismini “V dizilimli 8 silindirden” alan V8'leri.
472
Carnets du Major Thomson'u hatırlıyorum.
473
George Mikes'ın How to be an alien ve How to scrape skies'ını hatırlıyorum.
474
Caroline chérie'yi (hem kitabını hem filmini) hatırlıyorum.
475
"Net metrekare"yi hatırlıyorum.