"Yaşamak nefes alıp vermek değildir." Bunu ne çok söylerdin Zelal. Yaşadığımız her ânı özel kılmaya çalışırdın, ille de bir anlam katardın, ne yapar eder ikimize ait bir dünyanın hatıralarını yaratırdın; birikirdi ve yarınımızı da güzelleştiren sıcak anılara dönüşürdü onlar. Ben pek önemsemez, fark etmezdim bile bu bilinçli davranışlarını. Belki de tek tek notalar halindeyken duyamazdım, kavrayamazdım o müziği; sonra hepsi birleşir, muhteşem bir senfoniye dönüşürdü adeta. Neyi, niye yaptığını o zaman daha iyi anlar, büyülenirdim. Ben sabahları kahvaltıyı hızlı hızlı, ayaküstü atıştırarak geçiştirmeye çalışırdım mesela, sense her tabağı özenle hazırlar, omletin kenarına taze fesleğen yaprakları yerleştirirdin. Ben elime geçeni üstüme giyer, yalapşap giynmekte bir beis görmezdim; sense gömleğime yakışan ceketi zorla sırtıma geçirir, kendin de neşeyle süslenip öyle dışarı çıkardın; her an cıvıl cıvıl, kıpır kıpır görünürdün. Ben telaşla alelacele öpüşür, sevişirdim, sense sevişmelerimizi efsunlu bir ayine çevirirdin, aklım giderdi.
Ben toplumu çok umursamaz, yazılarımı yazar geçerdim; sense onca işinin arasında sendikaya uğrar, mitinge, yürüyüşe giderdin. Sen her şeyi çok güzel eylerdin Zelal ve ben sana her gün yeniden yeniden âşık olurdum.
Kıskanırdım seni, çok kıskanırdım, çaktırmazdım ama, erkeklik gururumu indirmezdim. Seni ne kadar sevdiğimi anlatabildim mi, gösterebildim mi? Hayır, bunu yapmadım, yapamadım. Kahrolası erkekliğimi aşıp da özgürce senin kollarına atılamadım. Belki de içe hissettin aşkımı, anladın beni. Oysa yapacaktım, ileride çok daha farklı bir adam olacaktım, zamanımız çok diye düşünüyordum Zelal. Yaşanacak koca bir ömür vardı önümüzde, bazı şeyleri ertelemenin ne zararı olabilirdi ki!