Zaman geçtikce "normal" hakkındaki karmakarışık fikirlerimi de yitırdim, artık gerçekten bir annenin bendeki yeri nedir bilmiyorum.
Sanki sağlığımı kaybetmişim gibi, korunaksız kalmışım ya da gerçekliğimi yitirmişim gibi. Tanıdığım ama alt edemediğim inatçı bir boşluk adeta. İçime baktıkça başım dönüyor. Öyle ıssız bir manzara ki ya uykularımı kaçırıyor ya da beni kabuslara boğuyor. Korkularım artık benim yegâne annem.
Şefkat görmeden şefkat göstermek zordur. Sevilmeden sevmenin zor olması gibi. Değerli olduğumuzu hissedemeden başkasına değer vermenin zor olması gibi. "Bu o kadar zor ki benim için. Annem babam da bana sarılmadı. Bilmiyorum ki şefkatli bir sarılmanın ne olduğunu." Kısmen doğru bir tespittir bu. Bilmediğimizi nasıl uygularız? Sözlerini bilmediğimiz bir şarkıyı nasıl söyleyebiliriz?
Biz uyurgezerler, annem, ben, Eyşan,
E., arkadaşlarım, dostlarim, fakültedeki hocalar, Moda esnafı, Istanbul esnafı, Türkiye esnafı, memurlar, isçiler, köylüler, gençler, çocuklar ve kadinlar, bilhassa genç kadınlar hiçbirimiz özgür degildik. Özgür oldugumuzu, özgürlükle aramizda bir duvar oldugunu, istedigimiz zaman bu duvari bir omuz atip yikabilecegimizi sanyorduk. Siddetle yanılıyorduk. Özgürlük çok tatlı bir yanılsama, insanın hayal etmekten vazgeçemedigi imkânsiz
bir fanteziydi.
«Şimdi gece yarısı. Bayan, geceleri gürültülü bir fabrika gibi oluyor beynim, makinelerini kontrol edemediğim bir fabrika gibi. Her yanımda rüyalar uçuşuyor. Bugünkü başlıklar yüzünden, çocukluğuma dair kabuslar yaşadım. Bir keloid kurbanı, arasına korkunç yüzünü saklayabileceği bir annenin yumuşak göğüslerine sahipse, duygusal bakımdan yaşayabilir. Annem paramparça olmuştu; onun için, ben yaşayamadım; bu yüzden de, aile mihrabına, annemle babamın resimlerinin yanına kendi resmimi de koydum. Çünkü ben de O Gün ölmüştüm.»