Belki bizler, anne ve babalarımız şehirde doğmuş, okumuş, yaşamış olabilir. Ama ya dedelerimiz, ya onların öncesi? Hepimiz ya taşralıydık ya da köylüydük. Dolasıyla bu bizim hikayemiz…
Zaman zaman bu tarz kitaplardan sıkılsam bile, onları bir sorumluluk bilinciyle okuyorum. Çünkü ne kadar Fransız, Rus, Alman edebiyatı okusam da, ait olduğum coğrafyanın gerçeklerine, kültürel değişimine, toplumsal hafızasına yabancı kalmak istemiyorum. Bu tarz kitapları daha samimi ve gerçekçi buluyorum. Çünkü akademik tarih ya da siyaset metinlerinde halktaki karşılığını tam olarak göremiyoruz. Ya yüzeysel kalıyor ya propaganda ağzına bürünüyor. Peki gerçek halkın yaşadıkları nedir? Onların dünyası nasıldı?
İşte bu kitap, bize o dünyanın penceresini açıyor. Bize ait olanı, bizden olanı anlatıyor. Ezilenin, yoksulun, susturulmuşun hikâyesini, süslü laflarla değil; ter, pislik, acı ve umutla birlikte sunuyor. Ve bu yüzden kıymetli.
O yıllarda yeni yeni kahve kültürü oluşmaktadır. Yazarın bakış açısı da burada tanıştığı işçilerle kafasındaki tüm soruları kaldırıyor. Orhan Kemal bir röportaja şöyle demiş: Ben tanıdığım insanları yazdım. Tanıdığım, konuştuğum, birlikte sigara içtiğim, sırtını sıvazladığım insanları yazdım. Ağa oğlu olarak, namuslu bir vatandaş olarak onları inceledim.” Orhan Kemal’in bu sözleri onu toplumsal gerçekçilik üzerinden ayırıyor. Aydınlık gerçekçi yapıyor. Çünkü karakterleri olduğu gibi yansıtmıyor. İnsanlara karşı her zaman iyimser, sevgi dolu ve umutla bakıyor. Çünkü kötülük ve suçluluk toplumsal düzensizliğinden kaynaklandığını düşünüyor.
Kitabın ilk baskısı 1954 yılında yayınlanıyor. Bu baskıda köy ağzı daha belirgin. Ancak 1964’teki ikinci baskıda bu dile daha az yer veriliyor. Yazar, ilk baskıdan aldığı eleştirilerle sanki romanını daha bilinçli hale