"Saat kaçta işten çıkıyorsun?"
"Gece yarısı."
"Seni işten alıp yurda bırakmamda bir sakınca var mı? Yalna başına otobüsle dönecek olman açıkçası beni biraz korkutuyor."
"Yurda dönmeyeceğim, emniyete gideceğim. Murat Komiser'e her ne kadar diklensem de bu sahiden önemli bir mesele ve derdi neyse öğrenmem gerek."
"O halde seni emniyete götürürüm, sonra da yurda. Bugün bir işim yok, sana şoförlük yapabilirim.”
"Tamam," diyerek gülümsedim. "Bana bu gece şoförlük yap ama daha fazla yağmur dansı yapma, tamam mı?"
Gülerken kafasını arkaya doğru attı. Güneş batmak üzereydi ve neon tabelalar parlamaya başlamıştı. Ve Poyraz Viran'ın içten gülümserkenki bu duruşu şehirde gördüğüm en güzel manzaraydı.
"Bir dahaki sefere birlikte yapalım." Uzanıp yanağıma bir öpücük bıraktığında kaşlarım havaya kalktı. Ellerini cebine yerleştirerek kaldırımdan indi ve araba geçmeyen yolda geri geri karşı yola yürürken, "Sana yağmur dansı yapmak çok yakışacak," dedi.
"Bence sana daha çok yakışıyordur!" diye bağırdığımda karşı yola, telefon kulübesinin hemen yanına geçmişti.
Ellerini iki yana açarak kendi etrafında bir tur döndü. "Göreceğiz!"
Ebeveynlerin çocukları için beslediği sevgi, tümüyle çıkarsız tek duyguydu.
Yabancılar arasında olabildiğince iyi yetişmişti, ama kendisine sabırla ya da müsamahayla yaklaşılmasına pek alışkın değildi.
Kendine hâkim olmasıyla övünüyordu.
Arkadaşlarının alayları onu buna zorlamıştı. O zamanlar ona şüpheci ve duygusuz derlerdi. Duygularını belli etmemek için sakin bir tavır ve çoğu koşulda soğukkanlı bir görünüm benimsemişti.
İnsanlar ona duygusuz derdi; ama duygularının merhametine kaldığını biliyordu: Tesadüfi bir nezaket onu öyle etkiliyordu ki bazen sesinin titremesi belli olmasın diye konuşmaya cesaret edemiyordu. Okuldayken hayatının ne kadar zorlu olduğunu, katlandığı aşağılanmayı, kendini gülünç duruma düşürmekten ölesiye korktuğu alayları hatırladı;
ve o zamandan beri hissettiği yalnızlığı, dünyayla yüz yüze gelişini, bu dünyanın onun üretken hayal gücüne vaat ettiği ile verdiği arasındaki farkın yarattığı
yanılsamayı ve hayal kırıklığını...
Ama her halükârda kendisine dışarıdan bakabilmiş ve eğlenerek gülümseyebilmişti.
Sayfa 331 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okuyor
Jane'in dadısının haftada bir akşam izni vardı, o akşamlar Jane'i yatırma işi Wendy'deydi. Bu akşamlar masal zamanı oluyordu. Annesiyle kendisinin üzerine çarşaf gerip çadır yapmak Jane'in icadıydı, o korkunç karanlıkta annesine şöyle fısıldardı:
"Şimdi ne görüyoruz?"
"Bu gece bir şey gördüğümü sanmıyorum," derdi Wendy. Nana orada olsa bu konuşmanın daha fazla uzamasma itiraz ederdi diye düşünüyordu.
"Evet görüyorsun," derdi Jane, "küçük bir kızken görüyordun. "
"O çok uzun zaman önceydi tatlım," derdi Wendy. "Hey gidi, zaman nasıl da uçup gidiyor!"
"Sahiden uçuyor mu," diye sorardı kurnaz çocuk, "senin küçük bir kızken uçtuğun gibi mi?"
"Benim uçtuğum gibi mi? Biliyor musun Jane, bazen ben de soruyorum kendime sahiden uçtum mu diye... "
"Evet, uçtun. "
"Ah o uçabildiğim tatlı güzel günler!"
"Şimdi niye uçamıyorsun anne?"
"Çünkü büyüdüm canım. İnsanlar büyüdüklerinde bunu nasıl yaptıklarını unutuyorlar. "
"Neden unutuyorlar?"
"Çünkü neşelerini, masumiyetlerini kaybediyorlar, kalpsiz olmayı bırakıyorlar. Sadece neşeliler masumlar, kalpsizler uçabilir."
"Beni ilgilendirmeyen insanları olayları görmenin ne yararı var?" derdi. "Seni seviyorum ve yalnız seni gõrüyorum. Seninle ilgiliyim. Başka her şeyi unutuyorum. Sözün gelişi değil bu. Ben sözümün eriyim. Başka anlamları olsaydı sözlerimin bașka anlamlara uygun kelimeler bulurdum."
Elleri de sözünün eriydi. Ellleri de sözlerine uygun hareketler yapardı. Sürekli elimi tutar ve avucunun içinde kayboluşunu gülerek seyrederdi.