Ölüme karşı derin bir romantik dürtü hissederken onun aracı olarak ise sert ve klasik bir bedene ihtiyaç duyuyordum.
O tuhaf ve kaderci bakıştan kendi ölümüme doğru romantik bir dürtü hissetmek için gerçek fırsatı yakalayamamış olmamdaki en geçerli sebebinin bedensel koşulları sağlayamamak gibi gayet basit bir nedenden kaynaklandığına İnanmıştım.
Romantik ve kahramanca bir ölüm için güçlü bir heykel misali kaslar gerekliydi, güçsüz ve aşırı yağlı bir haldeyken ölümle karşılaşmak bana saçma ve uygunsuz geliyordu.
18 yaşımda erken ölüme heveslenirken henüz buna uygun olmadığımı hissetmiştim Çünkü dramatik bir ölüme uygun kaslardan yoksundum ve savaş sonrasına kadar ömrümü uzatan şeyin esasında bu uygunsuzluk olması benim romantik gururumu derinden yaralamıştı.
Gözlerinde müthiş bir heyecan, mutluluk ve bir o
kadar güçlü bir hüzün ifadesi vardı.
O an neyi fark ettim biliyor musunuz? Kalp atışlarımı. Kulak zarlarımda bile hissettiğim bir güçle gümbürdüyordu. Yıllar evvel ölen kalbim işte böyle yeniden hayata döndü.
“Ölüm! Ah ölüm!.. Hayatla birlikte varsın sen ey ölüm, yokluğunsa insanla birlikte… Bütün canları kuşatırsın, titretir ve üşütürsün. Gel şimdi de beni kuşat , sevindir ruhumu. Başkası için ayrılık sayılsan da benim için vuslatsın …Ölüm, gir koluma, götür beni nuruma!”