Şimdi ben bu Orhan’a ne diyeceğimi, inanın, gerçekten bilemiyorum.
Sevgili Orhan kardeşim… Neydi seni bu imkânsız aşka sürükleyen? Anlamını çoktan yitirmiş bir çift göz müydü, yoksa alev alev yanan, dalgalı saçlar mı? Yoksa insanın aklını susturup kalbini esir alan o tarifsiz his miydi?
Bu kitap, imkânsız bir aşkın hikâyesi… Daha doğrusu, Orhan’ın Firdevs’ten tek bir karşılık dahi göremediği hâlde vazgeçemediği tutkulu sevgisinin ve bu sevginin sonunda yaşanan sarsıcı bir trajedinin hikâyesi. Okurken insanın içini acıtan, yüreğini sıkıştıran bir acı bu.
İlk defa bir kadın olarak, hemcinsim olan Firdevs’ten iliklerime kadar nefret ettim. Ah be kadın… Madem Orhan zerrece umrunda değil, ne diye bu adamın umutlarını diri tutuyorsun? Neden her seferinde onu karanlık, dibi görünmeyen kuyulara atıyorsun? Bir insanı, sevilmediğini bile bile beklemeye mahkûm etmek hangi vicdana sığar? Söylesene Firdevs, bu nasıl bir acımasızlık?
Orhan her adımda biraz daha eksiliyor, her susuşta biraz daha kırılıyor. Hayat onun için bir bekleyişe, bir yaraya dönüşüyor. Ve insan, satırlar ilerledikçe, aşkın bazen bir sığınak değil; bir cezaya dönüştüğünü görüyor.
Neyse ki kitabın sonunda Firdevs hak ettiğini buluyor. Belki geç, belki acı bir bedelle… Ama Orhan, nihayet zihnindeki ve kalbindeki tüm işaretlerden, tüm yanılsamalardan kurtuluyor. Kendi yarasını tanıyor ve o yaradan uzaklaşmayı öğreniyor.
Kitabın son satırlarında karşıma çıkan şu cümle ise içimde ağır bir yankı bıraktı:
“Ve sakın üzülme; artık ikimiz de biliyoruz ki bu dünyada aşklara yer yok.”
Peki sahiden… Aşk neydi?
İnsanı yaşatan mıydı, yoksa yavaş yavaş tüketen bir yanılgı mı?
Hepinize yüreğinize dokunacak okumalar diliyorum.
Daima sevgiyle…