Nankörlüğün hazin sonu.
Rivayet ederler ki, Taklamakan diyarında vaktiyle kör bir adam yaşıyordu. Bu zavallı adam âlemin güzelliklerini, harikalarını ve mucizelerini göremediği için o kadar çok üzülüyordu ki, sonunda gönlü de gözleri gibi karardı. Kederi arttıkça arttı ve akıttığı gözyaşları dillere destan oldu. Onun kara bahtı için şairlerin düzdüğü manzumeler, musikişinaslar tarafından bestelenip, hanendelerce okuna okuna nihayet memleket sınırlarını aştı. Çok uzak ülkelerden birinde yaşlı bir sihirbaz, pazar yerinde ağlayan sızlayan bir kalabalık görünce, merak duygusuyla aralarına karıştı ve kör adamın kaderini dile getiren türkülerden birini okuyan muganniyi o da dinledi. Gönlü o kadar kabardı, hisleri o kadar coştu ki, bir yolunu bulup zavallıya görme gücü kazandırmaya karar verdi. Sarayına giderek papağanına tez zamanda uçup körü bulmasını ve ona davet mesajını iletmesini söyleyerek kuşu saldı. Papağan uçup giderek, o sırada evinin bahçesinde ağlayan körün kafasına kondu ve ona sihirbazın davetini iletti. Görme umudu canlanan zavallı da, omuzunda kendisine yolu tarif eden papağan olduğu halde, demir asa demir çarık yollara düştü ve sonunda sihirbazın sarayına vardı. Sihirbaz ona bir camgöz verdi. Adam, efsunlu sözler söylenir söylenmez bu gözle görmeye başlayacaktı, öyle ki, ok yaydan böylece bir kez fırladığında, adamın tekrar kör olmasına imkân yoktu. Adam gözü aldı ve efsunlu söz sihirbazın ağzından çıkar çıkmaz gözün gördüğü her şeyi görmeye başladı. Fakat yol yorgunu olduğu için sevincini lam anlamıyla belli edecek durumda değildi. Bu yüzden sihirbaz onu sarayında kırk gün ağırlamaya karar verdi. Gelgeldim, sihirbazın karısını görür görmez adamın aklı başından gitti. Günler ve gecelerce kadını düşündü taşındı. Sonunda sarayın hamamına gidip kadının yıkanacağı kurnanın üzerine bir
İletişim yayınları·Kitabı okudu
Alıntı
Olmayan Parayı Hakkı Olmayan Geleceği Harcamak Ülkenin Ekonomisini Tamamen Bitirmek Demektir Bir ülkenin ekonomisi böyle batar. Karşılıksız para basma ve tüketim aracı kredi kartları borcu ulusal geliri aştı. Geleceğin gelirlerini bugünden harcatan ve tefecilerin cebine karşılıksız para basma karşılığı kaynak aktararak tehdidi ve maliyeti yükselten bir soygun düzenin sürdürülebilir olma olanağı kalmamıştır. O zaman ekonomiyi ekonomist olarak çok iyi bildiğini iddia ederek kamu üretim ekonomisini üretim ve hizmet araçlarının kaybedilmesi sonucu batıran anlayışa sormak istiyorum tekel ürünleri üretimi, bankacılık, finans, teknoloji, enerji ve gıda gibi büyük sektörlerde ivedi kamulaştırma devrimi kararları almak yerine borç para peşinde koşarak doğal kaynak talanı yaşam pahalılığı soygunu sonrası neyi daha kaybetmek istiyorsunuz? Türk ulusu yararına bir temsil iseniz dünya da kredi kartı borcu sıralamasında altıncı sırada bulunan halka neden zulüm ederek küresel ve yerli işbirlikçi kodaman sermayeyi koruyorsunuz? Üretim ve hizmet araçlarının sahipliğini Türk ulusunun genelinin yararına yeniden 1923 devrimlerinde olduğu gibi devlete geçmediği müddetçe dijital soygun kargo tüketim yöntemlerini daha da büyür ve hiç kimse bu soygunun altından kalkamaz. Amaç bu mudur? Gençler yaşam sevgisini gün geçtikçe soyguncu yönetim anlayışı dolayısıyla kaybediyor, yuva kuramıyor, meslek sahibi olsalar bile elde ettikleri gelirler ile geçim sağlayamıyor hatta ülkemizi terk ederek yabancı ülkelerin sosyal güvenlik sistemlerine güç vererek maliyetini bizim ödediğimiz kaynağını beyin ve emek göçü alan batılı soyguncu ülkeler yiyor. Hala bir sonra ki seçimi küresel soygun devam etsin diye nasıl kazanır bu soygunu nasıl sürdürülebilir hale getirebiliriz gibi daha yıkıcı ve büyük
Hayata Dair
Reklam
“Ve o anda Oasis’in çekirdeği kritik eşiği aştı; bir gezegenin son fedakârlığı, tam ölçeğinde bir süpernova benzeri patlamaya dönüştü.”
Sayfa 238·Kitabı okudu
Roman-Edebiyat
Mustafa Kemal'in corinne'e on dördüncü mektubu..
17 eylül 1332 (1916) Sizi 40 gün yatakta kalmak zorunda bırakan hastalığı bana haber veren mektubu aldım. Bu havadis beni çok üzdü. Fakat yine de sizin bu mektubunuz beni teselli etti, zira yatakta yazıldığı halde, bu mektubu sıhhatinizin delili diye kabul ettim Karargahıma gideli ve Nuri Bey'i yalnız bırakalı 15 gün var. Son muharebeleri idare ettiğim bir ay zarfında Nuri Bey, Hüseyin Bey, ilh... ilh... ile hemen her gün beraberdik. Kıymet verdiğiniz insanlarla birlikte ateşe ve ölüme göğüs germek ne zevk. Bu umumi savaşlar sırasında zavallı Faik Paşa alnından bir kurşun yiyerek şeref meydanında can verdi. Eski dostumun kahramanlık misalini takip etmek isteyen Nuri Bey'in coşkunluğu görülerek şey! Allah'tan, cennette kendisi için yapılan, fakat henüz inşa halinde bulunan köşk tamamıyla bitinceye kadar sabretmesi için verdiğim nasihatlere kulak astı. Muş dağlarındaki kumandanımızın manasız bir mektubundan bahsediyorsunuz. Müsaade buyurunuz, size haber vereyim ki hanımefendi, ben de bu zattan her gün hiçbir mana ifade etmeyen mektuplar alıyorum. Anlaşılıyor ki bu zat, son zamanlarda Türkçe şiirleri Fransızcaya tercüme etmekle meşgul olmaya başlamış. Alayın bir kumandanı ve Nuri Bey'in başarılarının bir afişçisi Fuat Bey (Salih Efendi size bu konuda eğlenceli izahat verebilir) bana bir mektup göndermiş, edebiyatımızdan şu güzel tercümeyi yapmış: "Lair de l'amour souffle dans la tète-Monsieur où, moi où. Bu, şu beytin tercümesi Imiş: Havayi aşk eser serde Efendim nerde, ben nerde. Bu tercüme bana Harbiye Mektebi'ndeki arkadaşlarımdan biriyle bir Fransız kızı arasındaki konuşmayı hatırlat: -Matmazel bana bir şeftali verir misiniz? -Şeftali yok bende Mösyö. Zavallı Mösyö, ne manaya geldiğini yalnız kendisinin bildiği Türkçe bir deyimi Fransızcaya tercüme etmişti. Ali Şevket
Sayfa 60·Kitabı okudu
Bir kız kendini göbek kordonuna astı?
Sayfa 12 - İthaki Yayınları·Kitabı okudu
Alıntı
Üç Kısımlı Sessizlik
Şafak yaklaşıyordu. Yoltaşı Hanı sessizlik içindeydi ve bu üç kısımlı bir sessizlikti. En belirgin kısım etrafta bir şeylerin eksikliğinden kaynaklanan engin, yankılı bir sükunetti. Eğer bir fırtına çıksaydı yağmur damlaları hanın arkasındaki selase sarmaşığına pıtır pıtır düşerdi. Gök gürültüsü homurdanıp gürler ve güz yapraklarının savrulması gibi sessizliği yoldan aşağı süpürür giderdi. Eğer odalarında yavaş yavaş uyanmaya başlamış yolcular olsaydı, bunlar gerinip söylenerek sessizliği bölük pörçük, unutulmaya yüz tutmuş rüyalar misali dağıtırlardı. Eğer müzik olsaydı... ama hayır, müzik falan yoktu elbette. Aslında bu şeylerin hiçbiri yoktu ve o yüzden sessizlik yerini koruyordu. Yoltaşı'nın içinde saçları koyu renk bir adam arka kapıdan usulca içeri girip kapıyı ardından kapadı. Zifiri karanlkta ilerleyerek mutfağı sessizce aştı, ortak salonu katetti ve bodrum merdiveninden asağı indi. Ağırlığı altında gıcırdayıp iç geçirebilecek gevşek kalaslardan uzun tecrübelerin bahsettiği bir rahatlıkla sakındı. Yavaşça attığı her adım yerde belli belirsiz bir tıp sesi çıkartıyordu. Bunu yaparak kendi küçük, kaçamak sessizliğini daha büyük ve yankılı olana eklemekteydi. Bu ikisi bir tür karışım, bir tezat yaratıyordu. Üçüncü sessizliği fark etmek kolay değildi. Yeterince dinlerseniz onu pencere camının soğuğunda ve hancının odasının sıvalı duvarlarında hissetmeye başlayabilirdiniz. Bu sessizlik sert ve dar bir yatağın ayak ucundaki koyu renkli bir sandığın içindeydi. Ve orada hareketsiz yatarak yaklaşan şafağın ilk solgun ışıklarını seyreden adamın ellerindeydi. Adamın ateş kadar kızıl saçları vardı. Gözleri koyu renkli ve dalgındı. Uyumaya dair ümitlerini uzun zaman önce yitiren birinin o boyun eğmiş havasıyla yatmaktaydı. Yoltașı onundu, tıpkı üçüncü sessizliğin de onun
Sayfa 9·Kitabı okudu
Reklam
Reklam