Kitap 1590’larda Osmanlı nakkaşhanesinin en parlak dönemlerinden biri olan padişah III. Murad döneminde geçiyor. Nakış, resim, üslup, hakikat ve görmek üzerine bir kitap.
Şahsen ben minyatür sanatına meraklı olduğum için kitabı uzun zamandır merak ediyordum. Bu konuda merakımı karşıladı da diyebilirim. Osmanlı nakkaşhanesini, saray ressamlarının çarşı ressamlarına ve Batı sanatına bakışını ve tavırlarını yansıtması açısından kitap ilgimi çekti. Bir yandan da kitapta bir katilin peşindesiniz. Bu açıdan da sonunu epey merak ettiriyor ve polisiye bir havası var.
Kitap tek bir karakterin ağzından anlatılmıyor, her bölüm farklı bir karakterin -ve hatta bazı bölümler hayvanların ve cansız nesnelerin- ağzından dinliyoruz hikayeyi. Enişte Efendi’nin nakşettirdiği kitaptaki tasvirlerin de dillendirilmesi, en sonunda ise aslında bu yazılanların ana karakter diyebileceğimiz Şeküre’nin oğlu Orhan’ın yazdıkları olduğu esprisi çok hoşuma gitti. Zira kitabın sonundaki sonsözde anlattığı gibi Şeküre, Orhan Pamuk’un annesinin ismi, kitaptaki çocuk Orhan kendisi, ağabeyi Şevket ise gerçekten ağabeyi. Yazar bunu esasen Henry James’in ifade ettiği “tarihi romanlarda, biz modern olanların, modern olmayanların kafalarının içi anlamasının ve bu eski kafayı temsil etmesinin imkansızlığı” sorununu ortadan kaldırmak için bir çözüm olarak yaptığını belirtiyor. “Benim Adım Kırmızı’nın bazı ev içi aile ayrıntıları, üçümüzün 1950’lerde İstanbul’da yaşadığı şeyleri 1590’ların İstanbul’una taşıma çabasıdır.” diyor. Orhan Pamuk bu tür “espri”leri seviyor romanlarında. Benzeri espriler Masumiyet Müzesi’nde de vardı. Bu benim epey hoşuma gidiyor açıkçası. Yine sonsözde dönemin sosyal hayatını keşfetmek için arşivlere gittiğini, özellikle yabancı kütüphanelerde yer alan yabancı seyyahların