• 20. Kolordu komutanı Ali Fuat Paşa'nın, büyük önder Mustafa Kemal ile olan bu hatıralarının okunmasını ve okutulmasını önemli buluyorum. Benim için çok duygu yüklü anlam yüklü bir kitap. Okul sıralarında başlayan dostluğun küçük kırgınlıklar olsa dahi ne gibi anılardan geçerek daha da kuvvetlendiğini okumak beni şanslı hissettirdi. Ali Fuat Paşa'nın okuduğum bu ikinci kitabı beni şahsına bir kez daha yaklaştırdı diyebilirim. Ayrıca Kazım Paşa, Ismet Paşa, Mehmet Ali Paşa, Enver Paşa gibi büyükler hakkında bilgi sahibi olmak beni okuma esnasında daha da heyecana boğdu. Kitabın dilinde anlaşılmasını etkileyecek bir zorluk bulamadım. Zaten o dönemin insanlarının kitaplarını okuma hevesinde olanlara çoğu kelime tanıdık gelecektir.
  • Aralarında zaman zaman gerilim olduğu biliniyor. Gerilimin ana nedeni, bizde bazı çevrelerin çokça tekrarladığı gibi Gazi'nin özel sektörcülüğü ve İsmet Paşa'nın devletçiliği değildi. Daha ciddi sebepler olduğu biliniyor. Mesela 1935 Trakya Olayları iki devlet adamını ve dava arkadaşını epey karşı karşıya getirmişti. Fakat esasta İsmet Paşa'nın kanuna bağlılığını, bürokratik örgütlenmeyi ciddiyetle ele alışını, yeni Cumhuriyet’in hangi yolda ilerlemesi gerektiği konusundaki ikazlarını Atatürk kaçınılmaz bir şekilde kabul etmiştir.
  • Vahdettin Atatürk'e kaç para verdi?

    Önümde 13 Haziran 1995 tarihli Sabah gazetesinin 26. sayfasının fotokopisi var. Sayfanın manşeti "Vahdettin hain değildi"...

    O tarihlerde Sabah'ta çalışan Nuriye Akman, 11 ila 14 Haziran 1995 tarihlerinde "Milli Mücadelenin iki yüzü" başlıklı birkaç günlük bir röportaj yayınlıyor. Röportajın konukları "damarlarımı kesseniz Atatürk diye akar" diyen Cemal Kutay ile gene "sıkı Atatürkçü" İsmet Bozdağ... İki Atatürkçü Kurtuluş Savaşı'nı, Vahdettin'i, 19 Mayıs'ı, Nutuk'u çok farklı değerlendiriyor. Ben o tarihlerde de bu değerlendirmelerin üzerinde uzun uzun durmuştum. Sonra da o yorumları "Birinci Cumhuriyet Üzerine Notlar" adlı kitaba aldım.

    Nuriye Akman Cemal Kutay'a soruyor:
    "Siz bugün Vahdettin'i vatan haini kategorisine sokmuyorsunuz?"

    Kutay cevap veriyor:
    "Elbette hain değildi. Dünyanın en namuslu adamlarından biriydi. Ölürken yastığının altından parasızlıktan alamadığı ilaçlarının reçeteleri çıktı. Bunu Tarık Mümtaz Göztepe anlatıyor. Ve cenazesini rehin ettiler San Remo'da. Akrabaları, arkadaşları cenazeyi kaçırdılar da gömüldü. Bunlar hakkında hüküm verebilmek için önce bilgili olmak lazım. Bakın Hazine-i Hassa Reisi Refik Bey'i çağırıp sayım yaptırdı gitmeden evvel. Nuriye Hanım, oradan kaşıkçı elmasını alıp gidebilirdi. Hakkıydı, ailesinin çünkü. Kesinlikle bunlar namusu müeccem.

    Daha sonra şöyle devam ediyor:
    "Kafanız hiç karışmasın devrimlerin kaderi budur. Evet, Atatürk, Vahdettin'e 'vatan haini' dedi ama bence hata etti. Ama o günkü şartlara göre onu demesi aşağı yukarı bir çaresiz savunmaydı. Atatürk, Cevat Üstün isimli bir büyükelçinin İkinci Viyana Muhasarası kitabının yeniden tetkikini Türk Tarih Kurumu ilk başkanı Tevfik Bıyıklıoğlu'ndan istemiş. Çünkü Üstün'ün gördükleri ile herkesin zannettikleri arasında bir aykırılık bulmuş. Bu vesileyle 'Ben de Milli Mücadele'de sarayın hareketini o günün şartlarına göre değerlendirdim ama şimdi elbette başka düşünüyorum' demiş."

    Son Padişah Vahdettin'in Atatürk'ü Samsun'a göndermeden kendisine ne kadar para verdiği de, gene bu röportajda gündeme geliyor.

    Kutay'ın cevabı şu:
    "25 bin altın. O zaman bu parayla İstanbul'un onda biri satın alınırdı. Ben bunu Demokrat Parti milletvekili olan hukukçu Celal Fuat Türkgeldi'nin babası Mabeyn Başkatibi olan Ali Fuat Türkgeldi'den dinledim."

    İsmet Bozdağ da, Atatürk'e kırk bin altın değerinde para verildiğini Abdülhamit'in kızı Şadiye Sultan'dan dinlediğini belirtir. Üstelik bu kırk bin altını Vahdettin'in çiftliğini ve atlarını satarak temin ettiğini söyler.

    İki Atatürkçü "para verildiğinde" birleşirler ama miktarı ve kaynağı hususunda farklı noktada dururlar.

    İsmet Bozdağ, röportaj sırasında Atatürk'ün "Vahdettin'in yaveri" olduğunu, Erzurum Kongresi'ne "Hazret-i Şehriyari kordonlarıyla" geldiğini, Samsun'a doğru yola çıkmadan bir gün önce "sarayda padişahla yemek yediğini", ertesi sabah da "içeriği net olarak söylenmeyen" görevin kendisine verildiğini hatırlatır. Ayrıca Mustafa Kemal'e "gizli" görevinde tanınan yetkilerin tarih içinde yalnızca Köprülü Mehmet Paşa'ya tanındığını çünkü Mustafa Kemal'in Samsun'a yolculuğunda sadece askeri değil sivil müesseselerin de emrine verildiğini vurgular.

    Cemal Kutay bu çarpıtmaların doğuşunu Nutuk'a yaklaşımda bulur. Şu açıklamayı yapar "İlk yapılacak şey, Nutuk'un bir tarih olmadığını açıkça ortaya koymak. Yani Nutuk'a isnat ederek bir hadisenin tek başına Nutuk'un çerçevesi içinde izahı mümkün olmadığı kabul edilmelidir.

    ... Mustafa Kemal ne yazık ki kendi nutkunda Milli Mücadele'nin kuruluşunu hakiki olarak anlatmamıştır."

    İsmet Bozdağ da aynı fikirdedir:
    "Mustafa Kemal tarihi doğru anlatmıyor, yani hepsini anlatmıyor, bir parçayı vermiş üst tarafı karanlık."

    Bunlar Atatürkçülerin tam on yıl önceki yaklaşımları... O gün Türkiye kulağının üzerine yatmıştı. Şimdi bu tartışmalar yeniden alevlendi.

    Bakalım "siyasal propagandaya" dayalı olmayan gerçek ve objektif bir tarih yorumumuz ne zaman gündeme gelecek?

    KAYNAK:
    Mehmet Altan, Sabah gazetesi, 23 Temmuz 2005.
  • Milli Mücadele'yi M. Kemal Atatürk başlattı yalanı!

    Necip Fazıl Kısakürek:

    FİKİR ALTINCI MEHMED VAHİDÜDDİN'İN EVET; millî şahlanışın başında 14 - 15 ve Cumhuriyetin ilânında 19 yaşında bir çocuk olan biz, bunca yıl boyunca gördüğümüz, işittiğimiz, okuduğumuz ve mânalandırdığımız şeylerin yekûnu olarak şu hükme varmış bulunuyoruz ki, Birinci Dünya Harbi felâketi ve İmparatorluk devletinin çöküşünden sonra Türk haklarını sağlamak yolunda millî bir şahlanışa ilk olarak meydan açma fikri, bu hareketin şefliğini yapan M. Kemal Paşa'dan önce ve onun şahsında Sultan 6. Mehmed Vahidüddin'indir. Yâni aynı hareketin, vatan hainliğiyle suçlandırdığı adamın...

    Bu iddiayı tam bir fikir namusiyle ana tezimiz olarak başa alıyor ve en ince teferruatına kadar ispatını boynumuza borç biliyoruz.

    Mütarekenin başlarında, Kâzım Karabekir, Ali Fuat, Cafer Tayyar, Refet Bele gibi genç kumandanlar İstanbul'da toplanmıştır. Memleketteki birliklerin başı boş; ve bütün yüksek kumanda hey'eti, Başkumandan huzurunda toplantıya çağırılmışcasına merkezdedir. Bu vaziyet ve ondaki panik havası ilk olarak Kâzım Karabekir'in dikkatine çarpıyor. Bir yazısında diyor ki, merhum Kazım Karabekir:

    "1918 de Harbiye Nezareti Müsteşarı Miralay İsmet (İnönü) Beye, milletin istiklâlini kurtarmak için düşüncelerimi şöyle izah ettim: Genç kumandanların İstanbul'da toplanması ve hususiyle beni bu şereften ayırmak büyük bir gaflet olmuştur. Beni derhal bu şerefe iadeye çalışınız!"

    Yine Kâzım Karabekir'den:

    "1 Kânunuevvel 1918'de Erkânı Harbiye-i Umumiye Reisi Cevat Paşa Hazretlerini ziyaretle İstanbul'da toplanmaklığımızın gafletini izah ve benim Şarka iademi ve ordunun zayıflatılmamasını rica ettim. Bununla beraber Sadaretten istifa etmiş olan İzzet Paşaya da aynı fikirleri söylemiştim!"

    Ve Kâzım Karabekir'in kalemiyle bu vaziyeti ilk görenin Vahidüddin olduğu hakikati:

    "6 Kânunuevvel 1918 selâmlık merasiminde usulen huzura kabul olundum. Padişah dahi, sulhun temini görüşülmeden evvel ordusunun zayıflatılmaması ve bilhassa genç kumandanların iş başından ayrılmaması, aksi hâlde bir Endülüs vaziyetinin pek uzak olmadığını anlatarak benim Şarka ve Istanbul'da toplanan genç kumandanların da Anadoluya, oranları başına iadeleri hâlinde Türklüğün öldürülemeyeceğini söyledi. Bu mülakat benîm ve diğer genç kumandanların iş başına geçmemizi temin eden âmilerden (etkenlerden) biri olmuştur."

    Bu satırları küçücük bir insaf ile okuyan, bütün zaafların Vahidüddin tarafından görülmüş ve çarelerinin düşünülmüş olduğunu hemen kavrar.

    NOT: Necip Fazıl'ın kitabından alıntıya devam edeceğimizden ötürü kaynağını son bölümde vereceğiz.
  • 'Kurtuluş Savaşı Yıllarının Gizlenen Din Tartışmaları' ve kan kırmızı bir alt başlık: 'Müslüman mı kalalım, Hıristiyan mı olalım?'
    ...
    Bu tarihte, İsmet Paşa Lozan'dadır. Andlaşma, altı gün sonra, 24 Temmuz günü imza edilecek. O tarihte Ziraat Vekaleti de yok. İlk defa 5.3.1924'te kurulacak. (Devlet Teşkilatı Rehberi, s.399, TODEİ Y., Ankara,1986) Sabri Toprak o tarihte milletvekili de değil ...

    M.Esat Bozkurt, Atatürk İhtilali adlı kitabında, bu olayın aslını anlatmaktadır. Toplantının, 1924 Anayasası hazırlığı ile ilgili olduğu, tartışılan konunun da, Karabekir'in yansıtmaya çalıştığı gibi Müslümanlık ya da Hıristiyanlık değil,  laiklik olduğu anlaşılmaktadır.
  • Karabekir'in en yakın arkadaşı İsmet İnönü de şöyle diyor: "O günlerde, Kazım Karabekir Paşaya sormuş olsalardı, 'bu vazifeyi [Ordu
    Müfettişliği] ona vermeyin' derdi. Karabekir Paşa, öteden beri Atatürk'ten korkardı ve onu sevmezdi. Ama bu his, tek taraflı değildi.
    Karşılıklı ikisi de, birbirlerini sevmezlerdi. K.Karabekir Paşa, İstanbul'da iken, Atatürk'le beraber olacağım diye endişe ederdi. Erzu-  rum'a giderken, 'korkuyorum, sen de onunla beraber olacaksın' demiştir. Korktuğu da başına geldi." (Hatıralar, 1.C., s.175)
  • M. Kemal'in daha sonra dinimizin aleyhinde sözleri de olmuştur. Bu durumu Kazım Karabekir, söz konusu Balıkesir konuşmasına da değinerek hatıralarında şöyle yazmaktadır:

    "16 Ağustos'ta İsmet Paşa ile görüştüm. 18 Temmuz'da Teşkilât-ı Esasiye münasebetiyle Fethi Bey ve arkadaşlarıyla yaptığımız (islâmlık terakkiye -ilerlemeye- manidir) münakaşasını ve Gazi M. Kemal'in yakın zamanlara kadar her yerde islâm dinini, Kur'ân'ı ve hilâfeti medh-ü sena ettiği ve pek fazla olarak Balıkesir'de minbere çıkıp aynı esaslarda hutbe dahi okuduğu halde dün gece Heyet-i ilmiye muvacehesinde Peygamberimiz ve Kur'an hakkında hatır ve hayale gelmeyecek tecavüzde bulunduğunu anlattım ve bu tehlikeli havanın Lozan'dan yeni geldiği hakkındaki kanaatin umumi olduğunu da söyledim." [1]

    Hatta Kazım Karabekir paşaya göre M. Kemal Halife ve Padişah olmak istiyordu:

    "Hilâfet ve saltanatı almak için koyu bir mutaassıp çehre ile minberlere kadar çıkıp hutbeler okumak, muvaffak olamayınca da bizzat medh-ü sena edilen mukaddesata dil uzatmak ve bunları altüst etmek üzere bir diktatörlüğe çıkmak gibi iki tehlikeli ifradın birinden diğerine atlamak herkesin yapabileceği bir iş değildi. Fakat bu felaha (kurtuluşa) doğru bir gidiş de değildi." [2]

    Neticede M. Kemal'in Balıkesir'de söyledikleri sadece kağıt üzerinde kaldı. Artık kimse Balıkesir "Hutbe"sine dayanarak, M. Kemal'in müslüman olduğunu iddia etmesin. Kur'an'a göre de Müslüman olmayan idareciye itaat edilmez.

    Bana göre halkla resmen alay etmiştir...

    KAYNAKLAR:
    [1] Kazım Karabekir Anlatıyor, Yayına Hazırlayan: Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi, Ankara 1993, sayfa 85

    [2] Kazım Karabekir Anlatıyor, Yayına Hazırlayan: Uğur Mumcu, Tekin Yayınevi, Ankara 1993, sayfa 115.