• Belki içinden inanıyordu ya da gururunun altında sakladığı inanma isteği vardı.
  • 968 syf.
    ·147 günde·Beğendi·9/10
    Nietzsche kimdir? Nedir? Neden bu kadar önemlidir? Hangi buluşları, icatları vardır ve neden bu kadar dillerdedir?..
    Bütün eserlerini okusanız dahi daha pek çok uzatılabilecek bu soruların cevabını bulamazsınız. Zira Hristiyanlık ve tanrı aleyhtarlığı dışında, bir felsefesi, bir görüşü, bir icadı, buluşu yoktur Nietzsche’nin. Lakin bu konuda da tutarsız ve samimiyetsizdir. Zira Hristiyanlığı ve Hristiyan Tanrısını inkâr eder ama kendini İsa yerine kor, kendine vahiy geldiğinden, kendisinin bir tanrı olduğundan söz eder. Tek tanrılı dinlerden çok daha sapkın ve tutarsız olan Yunan tanrılarını kurtarıcı olarak görür.
    “Tanrı öldü” der, tanrısız dinsiz bir hayat arzular fakat bunun yerine koyacak bir argümanı yoktur ve kız kardeşine: “Gönül huzuruna ve mutluluğa kavuşmak istiyorsan inan; yok, hakikatin talebesi olacağım diyorsan sorgula” der.
    Hayatı hezeyanlarla dolu, megaloman, ruhen ve bedenen fena halde hasta, bir gün öyle, öbür gün başka şeyler söyleyen bir zavallıdır Nietzsche. Öyle anlaşılacak, merak edilecek bir tarafı da yoktur Nietzsche’nin ki, kendisi de kitapları hakkında zaten “artık onlardan tiksiniyorum” diyecektir.
    Hayatta yegâne dostları Lou Salome, Wagner ve tüm kadınlar hakkında söyledikleri, onlarla ilgili tutumu, muhatap olduğu herkese, bir süre sonra hakarete başlaması, “yok-öldü” dediği tanrından kendini daha önemli görmesi bile onun acınacak derecede hasta, zavallı biri olduğunu yeterince gösterir.
    Sapkınlığını, dengesizliğini, ruh hastası olduğunu kendisi de itiraf ediyor aslında ama galiba ateistler, dini ayak bağı olarak görenler, “ah şu dinler olmasa her şey güllük gülistanlık olacak” diyecek kadar sığ düşünenler sarılacak daha tutarlı bir dal bulamadıkları için ona sarılıyor olmalılar.
    Bence burada asıl tartışılması gereken Nietzsche’nin neden çocukluktan itibaren bu derece hasta olduğudur? O neden bu haldedir?.. Sadece kendisi de değil, kardeşi Elizabeth’de acınacak derece dengesiz, sapkın ve ruh hastasıdır? Beni ilgilendiren asıl konu budur ki, burada da onların çok küçük yaşta baba sevgisi, baba koruyuculuğu, baba modelinden yoksun kalmalarının onların bu hallere düşmesinde başlıca neden olduğu kanaatindeyim. Diğer insanlarla kıyaslandığında babasız büyüyen çocukların ileride, şiddete başvurma, ruh hastalığına yakalanma durumu ne durumdadır? Bu konuda güvenilir araştırmalar var mıdır bilmiyorum ama Hz. İsa ve Hz. Muhammed de babasızdılar ve sonradan her ikisinin de “Peygamberliğe" soyunmaları, hatta İsa ve İsevilerin daha da ileri gidip, "Tanrılık ve tanrının oğlu" oldukları iddiasında bulunmaları, dikkate şayan değil midir?
    Onu anladığını söyleyenler, onun bir görüşü, fikri olduğunu, insanları aydınlattığını iddia edenlerin de pek tutarlı olmadıklarını, dinlerin toplum üzerindeki yıkıcı, olumsuz etkileri karşısında Nietzsche’ye sarıldıkları bana daha mantıklı gelmektedir.
    “Ah şu dinler olmasa her şey güllük gülistanlık olacak” diyecek kadar sığ düşünenler, sarılacak daha tutarlı bir dal bulamadıkları için ona sarılıyor olmalılar. Fakat sadece böyle tutarsız, dengesiz, hayatı zırvadan, hezeyandan ibaret birisi ile yan yana durmak bile onların savunulacak bir tezlerinin olmadığına işarettir herhalde.
    Oysa bütün tanrılar ölse-öldürseniz de insanların tanrısız yapamadıkları, kendilerine hikmetinden sual olunmaz, her şeye kadir ve nadir bir kurtarıcı aradıkları bir vakıadır. Nitekim Nietzsche’de Napolyon’un doğduğu Korsika’daki Corte’ye gidişini “bir hac ziyareti” diye niteleyerek, (Sayfa 656) bir bakıma Napolyon’u tanrı yerine koyar? Firavunlar, Yunan kralları, Roma İmparatorları, Hitler, Mussolini, Atatürk, Menderes, Saddam, vb. bütün Ortadoğu, İslam halife ve kralları da “hikmetinden sual olunmaz” birer tanrı değiller midir?
    Görebildiğim kadarıyla Nietzsche’nin yegâne faydası, tanrıyı alenen ve inatla inkâr ederek binlerce yıldır devam eden, çoğunluğun tanrıya inanmayan azınlığa “Sen benim tanrımı inkâr ettin, dolayısıyla da seni linç edeceğim-ateşe atacağım” mantığı ve anlayışını yıkmasıdır. Ve bu sayede Darwin ile Nietzsche’den sonra en azından Batı'da özgür düşüncenin önü açılmış, ruhban sınıfı, ilk kez saldırıdan savunmaya geçmiştir. Bu da çok önemlidir ama bunun ötesinde, Nietzsche’yi yol gösterici bir model-kılavuz olarak görmekle şu bizim Necip Fazıl, Cübbeli, Fethullah vs’yi irşat edici olarak görmek, onlardan medet ummak arasında pek bir fark olduğunu zannetmiyorum.
    Nietzsche’nin dinsiz-tanrısız-tapınmasız bir hayatın yolunu göstermesi, bunun için bir rol model-kılavuz olabilmesi elbette bütün insanlık için bir kazanım olurdu fakat ne yazık ki, aşağıdaki alıntılardan da anlaşıldığı kadarıyla o, bundan çok uzak. Oradan oraya savrulan, kendisi kılavuza, tedaviye muhtaç, görüşlerine itibar edilmeyecek kadar, tutarsız ve hasta birisidir.
    Nietzsche’yi gerçekten tanımak, onun etrafında koparılan fırtınayı anlamak için, Young’un eserini okumayı özellikle tavsiye ederim. Zira yazar, eserinde size bir Nietzsche portresi çizmek yerine, onun hakkında yazılıp söylenmiş her şeyi ortaya dökerek, okuyucunun kafasında sağlıklı bir Nietzsche portresi oluşmasına yardımcı olur.
    Nietzsche: “Almanya’daki en zeki insanlardan bazıları delirdiğimi, hatta bir tımarhane köşesinde öleceğimi düşünüyor. Hiçbir insanın beni sevebileceğine inanmayacak kadar gururluyum: İnsanların beni sevmesi için gerçekten benim kim olduğumu bilmesi gerekirdi.
    Birini sevebileceğime de bir o kadar az inanmıyorum: Bu da kendi kadememden bir insan bulmamı –mucizelerin mucizesi olurdu. Hristiyanlığın kurucusunun bana kıyasla yüzeysel kaldığını düşünüyorum.” (Sayfa 566)
    “Nietzsche: ‘Kendisi ile kıyaslandığında Mesih’in (İsa) yüzeysel bir figür olduğunu’ iddia eder, ‘Tanrı’nın var olmamasına üzüldüğünü çünkü en azından kendisiyle aynı düzeyde bir dostu olmasını isteğini’ söyler” (Sayfa 582)
    “Mevcut kadınlar ebedi dişiler erkekçe işleri yapacak kapasiteden yoksundurlar. Kadınlarda doğruluk kaygısı yoktur- en büyük yetenekleri kölece yalancılıktır” Sayfa 642)
    “Kadınlar dehşet vericidir ve barbarlık potansiyeli taşır – Kadınlar sıkı erkek kontrolünde olmalıdır. Bu da doğrudan barbarca terörizm kapasitelerinin bir sonucudur. Şarkta kadınlar “mal” muamelesi yapılması bu yüzden muazzam ölçüde rasyoneldir – Özgürlükçü hareket, eşit haklar, hiyerarşinin demokratik yıkımının, Avrupa’nın dümdüz edilişinin bir parçasıdır.” Sayfa 643)
    “Silvana Gölü etrafında uzun bir yürüyüş sırasında duran Nietzsche, çevresinde otlayan ineklere monoton ve uzun bir söylev çekmişti.” (Sayfa 650)
    “Nietzsche: Bir tapınak kurmak için, bir tapınak yıkılmalıdır” (Sayfa 706)
    “Nietzsche’nin gözünde Yunan tanrıları övgü dolu otoportrelerdir, derin kendine güvenin ifadeleridir. Buradan da yine, insanın kendinden nefretini değil insanın kendine saygısını öne çıkaran tanrıların Nietzsche’nin ideal geleceğine ait “tapınağı” dolduracağı sonucunu çıkarabiliriz.” (Sayfa 706)
    “Nietzsche’nin amacı Roma ile Yahuda arasında alttan alta süren savaşı açığa çıkarmak ve Roma’nın kazanmasını temin etmektir” (Sayfa – 706)
    Kardeşine gönderdiği mektubun bir pasajında "ilahiliğimin kirletilmesidir". (Sayfa 784) diyordu.
    Nietzsche'ye Vahiy Nasıl Geliyordu!!!
    Nietzsche: "Bi şeyin birdenbire görülür duyulur olması anlamına gelen vahiy ...onu duyarsınız; aramadığınız bir şey, kimden geldiğini sormaksızın alırsınız; bir şimşek gibi çakan, kaçınılmaz düşünce ...Hiçbir şeyi asla ben seçmedim ...Hepsi de irademin dışında olan şeyler ...Her şey kendiliğinden gelip sundu kendini." (Sayfa 785)
    Nietzsche: "Benden önce eşi benzeri görülmemiş bir iyi haber taşıyıcısıyım" (Sayfa 787)
    “Nietzsche’nin tek ömürlük arkadaşı, şaşmaz destekçisi Franz Overbeck, Nietzsche’nin karakterini değerlendirirken: “Nietzsche sahici anlamda büyük bir adam değildir. Daha ziyade onu gerçekten yönlendirip etkisi altına alan şey büyüklük özlemi ve hayat rekabetindeki ihtirastı.” (Sayfa 806)
    “Hiç doğru dürüst felsefe tarihi eğitimi almamış eski bir klasikçi olan Nietzsche sadece Yunanlıları gerçekten biliyordu. Sokrates öncesi filozoflara hayrandı ve biricik eğiticisi Arthur Schopenhauer’ı tanıyordu. (Sayfa 806)
  • Evrenin ve dünyanın her yerinde aynı şekilde geçerli olan ve dün geçerli olduğu gibi bugün de geçerli olan, yani geniş bir alanda ve uzun bir zaman diliminde gözüken bu düzenliliğin de ortak bir açıklaması olması gerekir. Düşünün ki katrilyon çarpı katrilyon çarpı katrilyondan çok çok daha fazla sayıda kuark gibi temel parçacıklar var ve bunların hepsi aynı yasalara uyuyorlar; bunu tesadüfe bağlamak imkânsızdır ve bunun “zorunlu” olarak böyle olduğunu söylemek dışında materyalist-ateistler için bir seçenek gözükmemektedir. Fakat bunun “zorunlu” olduğunu ifade etmekle aslında hiçbir şey söylenmiş olmuyor; “zorunluluk” sadece bir isimlendirmeyle örtbas etmekten ibarettir. Bunu zorunlu kılanın ne olduğu ve nasıl farklı ve uzak noktalarda aynı sonucu veren bir zorunluluğun işlediği tatmin edici bir cevabı materyalist-ateist paradigma içerisinde bulamamaktadır.
  • 164 syf.
    Ateistin kutsal kitabı mı olur kardeş? Kitapsız değil mi bunlar yahu? Dur biraz başa saralım.

    "Bütün çocuklar ateisttir, tanrı fikri onlarda yoktur."
    // Baron D'Holbach

    Kitapta geçen bu alıntı ile başlayalım. Okula başlar başlamaz aynı sene yaz tatilinde, çoğu çocuk gibi camiye Kuran kursuna gönderildim. Küçükken de Allah ismi hep geçiyordu ama kimdi neydi bu in miydi cin miydi yerde miydi gökte miydi?

    Bir belgeselde çocuklara Tanrı'yı tasvir etmeleri isteniyor. Kimisi akarsu çiziyor, kimisi dağ başında yeşiller içinde huzurlu bir ev, kimisi de sakallı bir ihtiyar. Aslında tanrı tasavvurunun oluşumu, içinde bulunduğumuz topluma ve o toplumun inandığı değerlere, bu değerlerin bize yansımasına göre farklılık gösteriyor. Ben olsam Batman çizerdim o yaşta. (bulunduğum toplumda Batman yoktu ama çizgi filmleri beni çok etkilerdi) Çünkü Batman insanlara yardım ediyordu. Aynı şekilde Tanrı-Allah da iyi birisiydi-bir şeydi . Bize böyle tasvir edildi, iyilerin dostu kötülerin düşmanı. Peki o halde, kötülerin düşmanı ise neden onları yarattı? İşte burada şalterler atmaya başlıyor.

    "Tanrı sonsuz iyiliğe sahipse, o zaman ondan korkmamıza ne gerek var? Sonsuz bilgeliğe sahipse, geleceğimizle ilgili neden bir şüphemiz olsun ki? Her şeyi biliyorsa, ihtiyaçlarımız konusunda onu uyarıp neden dualarımızla yoruyoruz? Her neredeyse, neden onun için tapınaklar inşa ediyoruz?"

    //Percy Bysshe Shelley

    "Tanrıya inanmak Tanrı'ya hakarettir. Çünkü bir taraftan onun akla hayale sığmayan zalimlikle kötülükler yaptığını, öbür taraftan da eğer serinkanlı ve dürüst olurlarsa kaçınılmaz olarak kendi varlığını inkar etmede onlara yol gösterecek bir aleti, yani zekayı, insan denilen yaratıklara sapkınca verdiğini de kabul etmek demektir. Tanrı varsa, onu en çok sevenlerin ateistler ve agnostikler olduğu sonucuna varmak çok cezbedicidir, çünkü onu en çok ciddiye alanlar onlardır."

    //Galen Strawson

    İlk defa ateist olan birini gördüğümde -abimi- çok şaşırmıştım. "Nasıl ya? Yani inanmıyor musun şimdi?" Üstelik kendisi de her türlü dini etkinliğe katılmıştı. O zamanlar bana ürkünç geliyordu. Çünkü Allah kendisine inanmayanları cehennemi ile tehdit ediyordu. Demek ki inanmayanlar çok kötü insanlar diye düşünüyordum küçükken. Öyle ya, Tanrı bizim iyiliğimizi istemiyor muydu? O halde neden kötüleri yarattı? Bu kötülük nereden geliyor?

    "Epikuros'un kadim soruları henüz yanıt bulmadı. Tanrı, kötülüğü önlemek istiyor ama bunu beceremiyorsa, o zaman aciz mi? Becerebiliyor ama istemiyorsa, o zaman kindar mı? Hem becerebiliyor hem de istiyorsa, peki bu kötülük nereden geliyor?"

    //David Hume

    Aradan zaman geçti gördüğüm bildiğim insanların diğer yüzlerini gördüm. Dini bütünler ama geri kalan her şey (insanlığa dair ne varsa) parça parça. Liğme liğme edilmiş derler ya o hesap. İğrenç suçlar gördüm. Üniversiteye gelmemle artık araba fren tutmaz oldu, ivme gittikçe arttı. Haberler gittikçe mide bulandırıcı oldu. Hala aklım almaz arkadaş. Bir insan(lafın gelişi) bir bebeğe, hayvana, çocuğa, kadına, erkeğe, canlıya ..... (boşluğa akla gelen her şey dahil) neden cinsel saldırıda bulunur? Bunları nasıl aşarız arkadaş? Hadi biz insanız aciziz diyelim. Bize söylenen, anlatılan tanrı, iyilik timsali değil miydi? Bunları görüp de kılı kıpırdamıyorsa ne işe yarıyordu peki? "Bu dünya bir sınav, cezası diğer tarafta verilecek." gibi bir söz söylenirse şayet, bu taraf ne için var o zaman? Her şey önceden biliniyorduysa, neden bu kadar tiyatro yapıldı? Biz bir sirkte bizi izleyen varlıkları mı eğlendiriyoruz? Mr. Nobody ve Truman Show filmlerindeki gibi. Belki de Matrix deki gibi bir simülasyondayızdır? Belki de tanrı gerçekten öldü veya çekti gitti veya tanrı sandığımızın aksine iyiliği güzelliği değil, kötülüğü savunuyor ve destekliyor? OFFF ulen sabah sabah cin mi yuttun ne bu kadar şiştin bilader? Altı üstü neskafe 3ü1arada fındıklı içtim. :/ Neyse kitaba döneyim.


    Kitap, farklı kategorilere bölünmüş. Her bölümde çoğumuzun bildiği, okuduğu kişilerin söylemiş-yazmış olduğu düşünceler var. Yazarlar, şairler, felsefeciler, bilim insanları, ressamlar vs vs. Kitabın orijinal adı "atheist bible" . İçindekilerin çoğu kısmı da Hristiyanlığa yönelik söylemler. eleştirel bir dille söylenmiş sözler, varlığa, iyilik-kötülük kavramlarına, yaratılışa, bilime, vahiylere vs vs dair pek çok cümleler var.

    Aslında aforizmalardan ve üzerine tartışabileceğimiz güzel sorulardan oluşuyor. Komik sözler de var. Simpsons dizisindeki Homer karakteri demiş ki "Tanrı dinsizleri korusun".. :D


    Ama ateizm neticede örgütlü bir harekettir. Dini ve tanrı inancını çoğu dindardan daha fazla ciddiye alır ve araştırır. Sistematik ve özverili bir çalışma gerektirir. Ama İslam için örneğin, iki iman biçimi vardır.

    1) Taklidi İman: Hemen hemen bütün Müslümanlar bence bu kategoridedir. Çünkü İslamın hakim olduğu bir coğrafyada doğup büyüdüğü için miras olarak İslam'ı alır. Üzerine sorgulamaz çünkü sorgulamanın önü kesilmiştir. Allah yargılanamaz, ona sitem edilemez. Namaz kılar, Kur'an okur ama ne dediğini bilmez. Ezbere okur. Anlamını söyleyince de sana kızar. Bir nevi milliyetçilik gibidir. Bir kesime ait olarak diğer sorunlardan, sorulardan kendini geri çeker. Sesini yükseltmeye cesaret etmez.

    2) Tahkiki iman: Burada ise din araştırılır, bu husustaki hakikatlere ulaşmak için her türlü çaba sarf edilir. Kutsal kitaplar incelenir ve tüm bu tahkik neticesinde bir kanıya varılıp iman edilir. Tabi bunları yapmak belki yılları belki de bir ömrü alabilir. Zaten din alimi diye addedilen insanlar bunu yaparlar. (tabi kime göre din alimi, tartışılır, bu başka bir konuya dal açar :/ )

    Zaten Tahkiki İman araştırmaları neticesinde kişi kararını verir. Aklına yatar, kendine yakın bulur iman eder ya da etmez. Ya da hiç dini araştırma yapmadan kendi aklı ve zekası ile de bu kanılara varabilir. Neticede düşünebilen, sorgulayabilen, tahkik yetisine sahip canlılarız.

    Ateizm misyonerliğini de gayet iyi yapar. Ateşli ve heyecanlı konuşurlar. Ama Metin T. abinin de dediği gibi fazla üfürürler. Her şeye bir kanıt delil ararlar isterler. Abi inançta-imanda kanıt olmaz ki? Allah'a veya peygamberlere vs vs iman nedir? Onu görmeden, duymadan onun varlığına inanmak. Bu bağlamda kanıt gösterilmez zaten.

    "Bir filozofla bir dinbilimci arasında geçen şu tartışmayı aklımdan hiç çıkaramıyorum: İkisi bir konu üstünde anlaşmazlık yaşıyor ve dinbilimci, filozofu karanlık bir odada, aslında orada bile olmayan siyah bir kediyi arayan kör bir adama benzeterek onunla dalga geçiyor. "Haklı olabilirsin," diyor filozof da, "ama işte bir dinbilimci onu bulurdu."

    //Julian Huxley

    Fakat bu noktada inanan insanlara haksızlık yapıldığını düşünüyorum. Bilime inanmak yerine güveniriz. Çünkü güven duygusunda bir deneyimleme vardır. Doktorun verdiği majezik ağrımızı kesmiştir, artık o doktora güvenebiliriz. Güven de beraberinde inancı getirir. Bilime güveniriz haliyle inanırız da. Ama "dinime güveniyorum ben" demek biraz tuhaf gelir bana. Peki din bir dogma ise bilim de dogma değil mi? O da yeni bir din olma yolunda ilerlemiyor mu? Yoksa çoktan oldu mu?

    "Ben son derece dindar bir inançsızım. Bu da yeni bir din şekli."

    //Albert Einstein


    SORU : Takıldığım bir diğer konu, ateistin yobazı olur mu?
    CEVAP: Olma mı güzel kardeşim, olma mı?

    Yukarıda da biraz bahsettim. Ama şöyle bir durum mevcut. Çoğu yerde olduğu gibi ülkemizde de şekle göre hüküm vermek çok meşhur. Sırf kapalı olduğu için toplu taşımalarda kibirli ve tiksinç bakışlara maruz kalan insanlar var. Önemli olan bir kadının kafasının üstündeki bez parçası mı yoksa içindeki fikirler mi? Aynı bağlamda, dövmeli veya küpeli veya rastalı(ben mesela :D ) birileri de hemen yaftalanır. "dövmesi var, gusül geçmez, o halde dinsiz" derler mesela. Yok saçı sadece kadınlar uzatırmış falan feşmekan.. Velhasıl, alınlara etiket yapıştırmayı seviyoruz. Yobazlık herkes için geçerli. Ateist insan da inanan birini kontrpiyede bırakıp onun inancını sarsmaya çalışır. Bu yönde her türlü yola başvurabilir. Ama ne diyor Yaşar Kemal:

    "İnsanlarla oynamamalı. Bir yerleri var, bir ince yerleri, işte oraya değmemeli."

    Yani inanç konusu insanların hassas noktaları. Buraya yaklaşırken dikkatli olmak gerek diye düşünüyorum. İnansın inanmasın, biz bizeyiz şu üç karış dünyada. Karşıdakini kırıp ne kazanabiliriz ki şişinmekten başka?

    Örneğin ellili yaşlarında bir insan. İnançlı. Dua ederek, ibadet ederek kendini huzurda ve güvende hissediyor. Kendi sosyal çevresinden gelen dertleri veya sıkıntıları bu vesile ile def ediyor. Şimdi bu insanla bu gibi şeylerde tartışmaya girip, tutunduğu bu dalı kırmanın kime ne faydası olabilir? Onun inanıcını sarsıcı kırıcı harekette bulunmak bu noktada o kişiye yapılan bir haksızlık, saygısızlık ve yobazlıktır.

    Sabah sabah çok uzattım. Kısa bir hikaye ile son veriyorum.

    Bir gün bayram namazına gidiyoruz. Ateist abim ve dindar arkadaşı önde kol kola yürüyor. Arkadaşı diyor ki şaka yollu "Lan Bilal, senin cenaze namazın da kılınmaz şimdi. Ben gelmem olum senin cenazene". Abim de diyor ki "Ya Ömür, sen öl, ben bile senin cenaze namazına gelip kılacam" :)

    Ders almıyoruz, derste uyuyoruz, unutuyoruz.

    "Niye bu kan, bu kin, bu öfke, bu nefret, ey geçmişinden, deneyimlerinden hiçbir ders çıkarmayan, hemencecik çılgınlığın ve şiddetin cazibesine kapılan "hep ben hep biz" diyen unutkan insanoğlu?"

    //Mehmed Uzun - Nar Çiçekleri (sf. 35-İthaki)

    Kitabı okumanızı öneririm elbet. Eleştirel olarak yaklaşılmasında fayda var. Yazan her aforizma elbet haklı olamaz. Okuyup üzerine uzun uzun tartışmaya mahal veren bir kitap. Tanrı bu kitabı okuyanları affetsin :D Keyifli okumalar dilerim. Esen kalınız.

    Son olarak Ruhi Su'ya kulak verelim.
    https://youtu.be/jci8pLCwHC0
  • Ve şimdi bir de sözünü etmiş olduğum şu nadir durumlara bakalım, bugün filozoflar ve bilginler arasında bulunan son idealistlere: yoksa bunlar mı çileci idealin aradığımız muhalifleri, onun karşı-idealistleri? Nitekim onlar öyle olduklarına inanıyorlar, bu “inançsızlar” (bunların topu inançsızdır zira); bu idealin muhalifi olmak, görünüşe bakılırsa onların en son inanç kırıntısı, öylesine ciddiler bu noktada, öylesine tutkulu oluverir sözleri, tavırları: - bu yüzden gerçek olması mı gerekiyor inandıklarının?.. Biz “bilenler”, her tür inançlıya karşı düpedüz şüpheciyizdir; şüphemiz bize giderek, vaktiyle varılmış bir sonucun tersine bir sonuca varmayı öğretmiştir: bir inancın kuvvetinin çok belirgin olduğu her yerde, inanılan şeyin kanıtlanabilirliğinin belirli ölçüde yetersizliğine, hatta olanaksızlığına hükmetmeyi öğretmiştir. Biz de yadsımıyoruz inancın “mutlu kıldığını”: tam da bu yüzden inancın bir şeyi kanıtladığını yadsıyoruz, - mutlu kılan bir inanç, inanılan şeye karşı şüphe uyandırır, “hakikat’’i temellendirmez, belirli bir olasılığı - yanılgı olasılığını - temellendirir. Peki burada durum neyi göstermektedir? - Bugünün bu reddedenleri ve aykırıları, bu Bir-Tek-Şeyde, düşünsel temizlik taleplerinde mutlak olanlar, zamanımızın şanı şerefi olan bu sert, kesin, ölçülü, kahraman tinler, tüm bu soluk benizli ateistler, Deccallar, ahlaksızlar, nihilistler; zihnin (Geist) bu kuşkucuları, yargıdan kaçınanları, didinenileri (ki bu sonuncusu, hangi bağlamda olursa olsun, istisnasız hepsi için geçerlidir), düşünsel vicdanın bugün yalnızca onlarda bulunduğu ve somutlaştığı bu son bilgi idealistleri, - bunlar, bu “hür, çok hür tinler” çileci idealden olabildiğince kopmuş olduklarını sanıyorlar gerçekten de: ama ben açıklayayım onlara kendilerinin göremediğini - kendileri onun fazla yakınında duruyorlar çünkü - bu ideal onların da idealidir, onlar kendileri, belki de yalnızca onlar temsil ediyor o ideali bugün, o idealin en tinselleşmiş ürünleri, onlar; onun en ön saftaki savaşçı ve keşif alayı, onun en sinsi, en nazik, en akla hayale gelmez baştan çıkarma biçimidir onlar: - eğer ben bir bilmece çözücü isem, o zaman onu şu cümleyle olmak isterim!.. Özgür tinler olmaktan daha çok uzak bunlar: hâlâ hakikate inanıyorlar çünkü... Haçlılar Doğu’da o yenilmez Haşhaşin tarikatı{10} ile, en alt seviyedekilerinin, hiçbir keşiş tarikatının ulaşamadığı kadar itaat içinde yaşayan o par excellence (olağanüstü) özgür tinliler tarikatı ile karşılaştıklarında, her nasıl olduysa, yalnızca en üst seviyedekilerin ortak sırrı olarak saklı tutulan o simgeyi ve sabıkalı sözü de sezinlediler: “Hiçbir şey gerçek değildir; her şey mubahtır”... Zihin (Geist) özgürlüğü buydu işte, hakikate olan inanca bile son verilmişti bununla... Bir Avrupalı, Hıristiyan bir özgür kafa (Freigeist) bu cümlenin ve onun labirenti andıran sonuçlarının içine dalıp da yolunu kaybetmiş midir ki hiç şimdiye dek? Bu mağaranın Minotauros’unu bilir mi kendi deneyimiyle?. Şüpheliyim bundan, dahası biliyorum ki öyle değil: - hiçbir şey, bu Bir-Tek-Şey’de mutlak olanlara, bu sözde “özgür tinliler”e bu anlamda bir özgürlükten ve serbestiden daha yabancı değildir, başka hiçbir bakımdan bu bakımdan olduğu kadar sıkı sıkıya bağımlı değildirler, tam da hakikate inanç konusunda, başka kimsenin olmadığı kadar sarsılmaz ve mutlaktırlar. Ben, belki fazla yakından tanıyorum bütün bunları: böylesi bir inancın zorunlu kıldığı o saygıdeğer filozof ölçülülüğünü, sonunda “Hayır’’ı da “Evet”i yasakladığı kadar katı bir şekilde kendine yasaklayan o zihinsel Stoisizm’i, olgusal olanın, factum brutum’un (kaba olgu) karşısında hareketsiz kalma arzusunu, bugün Fransız biliminin Alman bilimi karşısında bir tür ahlaksal üstünlük elde etmeye çalıştığı o “petit faits” (küçük olgular) yazgıcılığını (benim deyişimle: ce petit faitalisme [bu küçük olguculuğu]{12}), yorumdan (zor kullanmaktan, yamayıp düzeltmekten, kısaltmaktan, atlayıp geçmekten, içini doldurmaktan, uydurmaktan, çarpıtmaktan ve tüm yorumlamaların özüne ait daha başka ne varsa hepsinden) tümden kaçınmayı - genel olarak ele alınırsa, herhangi bir duyusallığın reddi ne kadar erdemin çileciliğinin bir ifadesi ise bu da o kadar aynı çileciliğin ifadesidir (aslında duyusallığı reddetmenin bir başka biçimidir yalnızca). Ona, o mutlak hakikat istencine zorlayan ise, çileci idealin kendisine duyulan inançtır, bu inancın bilincine varılmayan buyruğu olarak da olsa, şu konuda yanılgıya düşmemek gerekir, - bu, metafizik bir değere, kendi başına hakikatin değerine duyulan inançtır; o değer ki, yalnızca bu ideal ile garantilenir ve onaylanır (bu idealle yükselir ve düşer). Kesin bir yargıyla söylenirse: “önkoşulsuz” bilim yoktur, böylesi bir bilim düşüncesi düşünülemez, mantığa aykırıdır: önce hep bir felsefe, bir “inanç” var olmalıdır ki, ondan hareketle bilim bir yön, bir anlam, bir sınır, bir yöntem, bir var olma hakkı kazansın. (Bunun tersi anlayışta olan, örneğin felsefeyi “kesin bilimsel temeller üzerine” oturtmaya kalkan, yalnızca felsefeyi değil hakikatin kendisini de başaşağı etmek zorundadır önce: böylesine saygıdeğer iki bayana karşı{13} yapılabilecek en büyük hakaret!) Evet, buna şüphe yok - ve bu vesileyle sözü “Şen Bilim”e bırakıyorum; bkz. beşinci kitap, sayfa 263 - “doğrucu olan kişi, bilime inancın şart koştuğu o cüretkâr ve sonul anlamda doğrucu olan kişi yaşamın, doğanın ve tarihin dünyasından başka bir dünyayı evetler böylece; ve bu “başka dünya”yı evetlediği ölçüde de, nasıl? o dünyanın karşılığını, bu dünyayı, bizim dünyamızı - reddetmek zorunda kalmaz mı?.. Bilime inancımızı, metafizik bir inanç temellendiriyor daha hâlâ, - biz bugünün bilenleri, biz tanrısızlar ve anti-metafizikçiler, bizler de ateşimizi hâlâ bin yıllık bir inancın, Platon’un da inancı olan o Hıristiyan inancının, Tanrı’nın hakikat olduğu, hakikatin tanrısal olduğu inancının tutuşturmuş olduğu yangından alıyoruz... Ama ya inanılırlığını gitgide daha çok yitiriyorsa bu, ya tanrısal olan şeylerin tümünün de yanılgıdan, körlükten, yalandan başka bir şey olmadıkları çıkıyorsa ortaya, - ya Tanrı’nın kendisinin, bizim en uzun sürmüş yalanımız olduğu çıkıyorsa ortaya?” - - Burada durmak ve uzun uzun düşünmek gerekir. Bilimin kendisinin bir gerekçeye ihtiyacı var bundan böyle (bununla, bilim için böyle bir gerekçenin var olduğu söylenmiş olmuyor elbet). Bu bağlamda, en eski ve en yeni felsefeleri gözden geçirin: hepsinde, önce hakikat istencinin kendisini gerekçelendirmeye ne ölçüde ihtiyaç olduğu bilinci eksiktir, her felsefenin bu noktada bir gediği vardır - neden böyle bu? Çünkü tüm felsefe çileci idealin hâkimiyeti altındaydı şimdiye dek, çünkü hakikat varoluş olarak, Tanrı olarak, en yüksek merci olarak koyutlandı, çünkü hakikatin sorunsallaştırılmasına izin yoktu. Anlıyor musunuz bu “izni”? - Çileci idealin Tanrı’sına olan inancın reddedildiği andan başlayarak yeni bir sorun ortaya çıkıyor: hakikatin değeri sorunu. - Hakikat istencinin bir eleştiriye gereksinimi var - biz de kendi ödevimizi belirlemiş oluyoruz böylece -, hakikatin değeri, deneme amacıyla, bir kere sorgulanacak... (Bu söylenenlerin fazla kısa tutulmuş olduğunu düşünene “Şen Bilim”in “Biz de ne ölçüde hâlâ sofuyuz” başlıklı bölümünü okumasını öneririm; sayfa 260 vd’nda, daha da iyisi sözü edilen eserin beşinci kitabının tümünü, aynı şekilde “Tan Kızıllığı”nın önsözünü okumasını öneririm.)