Anlayacağınız, yeteneksiz bir aptal gibi hareket etmiştim. İşte o anda çakmıştı beynimde ‘son inanç’. İnanamıyorum, bu ‘inanç’ olmadan altı ay nasıl yaşamıştım! Verem olduğumu, asla iyileşemeyeceğimi çok iyi biliyordum. Aldatmıyordum kendimi, durumumu da çok iyi biliyordum. Ama bunun bilincine ne kadar çok varıyorduysam, yaşama tutkum da o ölçüde artıyordu. Dört elle sarılmıştım yaşama ve ne pahasına olursa olsun, yaşamak istiyordum. Kabul ediyorum, beni bir sinek gibi ezmeye kalkışan karanlık, kör talihime, kuşkusuz, nedenini bilmeden kızabilirdim. Ama neden kızmakla yetinmedim? Neden başlayamayacağımı bile bile yaşamaya başladım? Bir şey yapamayacağımı bile bile, bir şeyler yapmaya kalkıştım? Kitap bile okuyamıyordum, bırakmıştım okumayı: Ne diye okuyacaktım ki? Altı ay için bir şeyler öğrenmeye ne gerek vardı?
"Güneş" diyordu, dolaşır dolaşır etrafı tamamıyla dolaşır. Her zaman gayet alçakta kalır.Çünkü; anlıyor musun? Yükselmek için hiç kuvveti yoktur. Gece yarısında kenarını bir parça denize daldırır fakat hemen tekrar yükselir ve yuvarlak gezintisini yapmaya devam eder. Bazı kereler ay da göğün öteki ucunda görünür. O zaman hangisi güneştir, hangisi aydır pek bilinmez.
Alıntı
Reklam
"TİLKİ GÜNLÜĞÜ"YLE TANIŞMA ve AHMED BERKÎ...
(...) Tilki Günlüğü’nden ilk defa 1990 yılı ortalarında haberdar olduk. İBDA Mimarı, “Nokta” dergisine verdikleri ünlü mülakatta, bu isimli bir eser hazırladıklarını, “yüzyılımızın topoğrafya haritası”nı çıkaracaklarını belirtmişlerdi. Yâni, yüzyılımıza âit herkesin ve her şeyin hâlinin hakikatin hakikatine göre izahını yapacak, eğrisini doğrusunu gösterecek bir eser… Bu yönlü bir beklenti içine girmiştik. 1991 yılının Eylül ayında KİP Lokalinde verilen bir resepsiyonla Tilki Günlüğü’nün birinci cildi okuyucu karşısına çıkınca, doğrusunu isterseniz, neye uğradığımızı bilemedik. Ben, neler hayâl etmiştim, tam olarak söyleyemem ama, herhâlde eseri görünce, zavallı hâlimin nasıl tuzla buz olduğunu tahmin edersiniz… Büyük bir heyecanla elime aldım, okumaya çalıştım. Ama bu Türkçe değil mi? Türkçe… O hâlde neden ilk sayfasıyla son sayfası arasında -biraz mübalağayla- tek kelimesini olsun anlayamıyorum? Daha önce gördüğüm hiçbir esere benzemiyordu da ondan… İBDA Mimarı’nın sözleriyle ilk karşılaştığım daha genç bir yaşımı hatırlıyorum: “Allah’ım, bu insan sözü olamaz!..” Böyle aşırı bir şaşkınlık geçiriyordum. Neyse ki, bazı tevafuklar imdadıma yetişti ve eseri benim için -anlamasam bile- olağanüstü cazib kılmaya yetti. **Tilki Günlüğü’nde beni ilk sarsan şey, tarihler oldu. Niçin 17 Ağustos 1990 tarihinde başlıyordu? Bu tarihin benim için özel bir anlamı olmasıyla bir ilgisi var mıydı? Hani Faust’ta Faust ile Margarit’in karşılaşma sahneleri vardır ya; daha doğrusu Faust’un Margarit’i görme sahnesi… Tutulma, çarpılma, sendeleme; öyle bir şey… Öyle bir şey uyandırdı bu tarih bende; ve ardı sıra başka tarihler… Bilirsiniz, Tilki Günlüğü’nün birinci cildi 17 Ağustos 1990 tarihinden başlar ve tarih olarak iki yönde ilerler: Birincisi, geriye doğru, bazen 1983’e
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 9, Nisan 1998), DANTE'NİN YOLCULUĞU -II- (İlâhî Komedyadan Tilki Günlüğüne)
Akademya Yazıları
Beni etkileyen şeylerden biri de kadının evlat sahibi olma hakkının öfkeyle karşılanmasıdır. Söz konusu olan kesinlikle doğal bir arzudur ve hiçbir gerekçeyle kınanamaz, ama bu arzu takıntılı bir iktidar isteğine dönüştüğünde, her ne pahasına olursa olsun, aşamasına geldiğinde işte o zaman hayatın kendinin reddine dönüşür. Sahip olma konusunun -kabul edilebilen ve temel oluşturan-tek gerçeklikmiş gibi abartılmış bir şekilde vurgulanması toplumun da sonlanması anlamına gelebilir. Sahibim, öyleyse varım. Evlatlar da bu mantığa girerler. Bir evlat sahibi olmanın, gerektiğinde kendi sağlığımızı bile ikinci plana atmamıza yol açan tartışılmaz bir hak olduğu düşünülüyor. Artık yaş ve kısırlık sınırlamaları da kabul edilmiyor. Hayali gerçekleştirmek için her türlü denemeye tabi tutulmaya razı olunuyor. Bu toplum, mülkiyet değil inanç birliği üzerinde kurulmuş olsaydı, 40 sayılı yasanın değişimi için referandum önermek yerine evlat edinme sürecinin kısaltılması, gebelik süresiyle eşitlenmesi için mücadele ederdi. Bir çift utanç verici uzunluktaki yıllar boyunca didikleneceğine, sorgulanacağına, gülünç kontrollerden geçirileceğine dokuz ay içinde bir bebeği sahiplenebilir hale gelmesi gerekirdi. Bu rezillikten hiç kimse söz etmiyor.
Sayfa 16·Kitabı okuyor
Bu "keşke" kelimesi Türkçe'nin içindeki en boş kelimedir. Hiçbir işe yaramayan... gideni getirmeyen... hiç olmayanı var etmeyen...
Sayfa 179 - İnkılap Yayınları - 2003
Hep aynı kalacaklarını düşünenlerin kibrine ithafen;
Şu sonu bilinmez hayatta hangi sözümüzün en son olacağını bilemiyoruz. Gelin, hep, son sözcüğümüz olduğunu düşünerek konuşalım sevdiklerimizle, son temasımız imişçesine sarılalım. Ayrılırken, uykuya giderken, geçirirken... içinde olduğumuz en son an en “son”u barındırıyor olabilir içinde.
Reklam
Reklam