Ve bu dünya, bir yandan seni öperken Kendi zihinlerinde senin darağacının ipini dokuyan İnsanların ayak hareketlerinin sesleriyle doludur.
Defalarca ölümü, bedenimin zerrelerine değin çürüyüp dağılmasını düşündüm. Öyle ki bu düşünce beni korkutmuyordu. Aksine yok olup gitmeyi gerçekten arzuluyordum. Tek korktuğum şey zerrelerimin ayak takımının zerrelerine karışmasıydı.
Sayfa 78 - Kırmızı Kedi·Kitabı okudu
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Sevginin Bedeli
On olmadan da bütün yayla ayakta idi: Önce köpekler bir başka türlü havlaya havlaya, beyaz çadırların önünden geçerek çamlığa doğru, yokuş yukarı koştular, sonra Yörükler de oraya gitti. Şimdi artık kimi öfkeli, kimi acı acı ve soluk soluğa hırlamalar işitiliyor, bunlara insan haykırışları karışıyor, arada sırada silahlar patlıyordu. Küçük kız ne olduğunu bilmeden tir tir titredi, kendisi kadar korkan ablasına sarıldı ve bekledi. Çok, çok zaman geçmiş gibiydi, ama bu ürpertici kıyamet on onbeş dakika ya sürmüş ya da sürmemişti. Köpeklerin havlamaları önce yukarılara doğru uzaklaştı, sonra homurtular halinde geriye döndü ve Yörüklerin basık ve heyecanlı konuşmaları ile birlikte çadırlara yaklaştı. Küçük kız babasının sesini işitti: "Ne oldu?" "Kurtlar, beğ.. Karabaş'a saldırmışlar. Küçük kız çadırı zorla açarak dışarı fırladı: "Karabaş nerde?" Yatıştıramadılar. Hayır, Karabaş'ı görecekti. Ramazanın gözleri doldu. Babası baktı olacak gibi değil, peki dedi ve beyaz çadırların gemici fenerlerini de alarak kayaya gittiler. Büyükleri bile dehşete düşürdü görünüş; gırtlağı parçalanmış iki kurt yerde yatıyordu ve Karabaş da kanlar içinde yere, kayanın ağzını kapatacak şekilde serilmişti. Ama soluyor ve halsiz halsiz de olsa ayak seslerine öfkeyle hırlıyordu. Üzerine kapanan küçük kızı bile ısırırdı.. takatı olsaydı.. başını çevirip ağzını açacak hali olsaydı. Tanıdı ama onu.. okşayışından.. sesinden, kokusundan değil, okşayışından. Sevginin böylesi ancak onun ellerinde vardı. İçine, sıcacık, güven geldi ve kendini bıraktı. Yavrular kovuğun dibinde sinmiş kalmışlardı, faltaşı gibi açılmış üç beş göz, küçük kızın üzerine eğilen gemici fenerinin ışığında kara elmaslar gibi pırıldıyordu.
Sayfa 209·Kitabı okuyor
Derken Ramazan geldi. Ölüm denen o eşsiz ülkeye bir gün bizim de ayak basacağımız hakikati içimizde kımıldadı. Saatler Müslüman saatine ayarlandı. Bellekler tazelendi, bedenlerimizin görüncülere ayarlı hızı kesildi. Hacırlayışın ruha sevinç ve saadec yayan esinrisi inanan insanları bir rahmet rüzgarı halinde sardı. Unutuş, bir aylığına bile olsa, penceresini kapam.
Sayfa 116
Tam bu sırada; notası Hollywood'tan gelme bir ıslık karşıki arsada çın çın ötüyor: bu, on üç, on dört yaşında bir çocuktur; topaç gibi bir şey ve serkeş saçlar. Arsanın karşısında şöyle bir duruyor. Ihtimal Amerika gōründüğü zaman Colomb da pruvada böyle durmuştu, kim bilir? Sonra çocuk, bir Afrika dansının vahşi figürleri ile, bu ayak değmemiş ülkeye dalıyor. Ve küçücük pabuçlar dördüncü Okyanusta keşfedilen bu bakir adaya bayrağının armasını çiziyor. Bir dörtgen, dörtgenin içine bir çapraz. Bu ne çılgın mutluluktur; fakat çocuk birdenbire donuklaşıyor: Bir kıta keşfedilmiştir, ama keşfedilen cennet de olsa, insan tek başına olduktan sonra neye yarar? Notası Hollywood'tan gelme ıslık yeniden çın çın ötüyor, sınırları taşıyor, camlardan sızıyor, anne kulaklarının sansüründen sıyrılarak, soba başlarında pinekleyen bacaksızların kafalarında anarşist yankılar buluyor.
Sayfa 200·Kitabı okuyor
Kar çok çok güzel yağıyor. Karşıki arsa Christophe Colomb'unu beklemekte. Oraya ilk defa hangi kahraman ayak basacak, bayrağını dikecek?
Sayfa 198·Kitabı okuyor