Colin Barrett’in Vahşi Evler kitabını elime alıp bitirdiğimde, üstümden ağır bir kamyon geçmiş gibi hissettim. Hani bazı kitaplar vardır, bittiğinde kapağını kapatır, derin bir nefes alır ve bir süre sadece boşluğa bakarsınız ya; işte bu tam olarak öyle bir roman.
Barrett bizi alıp İrlanda’nın yağmurlu, kasvetli ve herkesin birbirini bir şekilde tanıdığı, ama kimsenin kimseye gerçekten yardım edemediği küçük bir taşra kasabasına götürüyor. Ama burası öyle kartpostallardaki gibi sevimli, yeşil bir İrlanda kasabası değil. Burası; gençlerin sıkıntıdan patladığı, geçmişteki hataların bir gölge gibi herkesi takip ettiği, tekinsiz ve sert bir yer.
Kitabın en büyüleyici yanı, yazarın abartıdan uzak, saf ve çarpıcı anlatımı. Edebi sanata, süslü cümlelere veya insanı yoran akademik analizlere hiç girmiyor. O kadar yalın ve doğal bir dille yazmış ki, karakterlerin hissettiği o çaresizliği, sıkışmışlığı ve havada asılı duran öfkeyi sanki yan odadalarmış gibi hissediyorsunuz. Karakterler o kadar kanlı canlı ki, hiçbirini tamamen suçlayamıyor, hiçbirine de tamamen hak veremiyorsunuz. Her biri kendi hayatının enkazı altında kalmış, bir çıkış yolu arayan ama her adımda daha da batan sıradan insanlar.
Hikaye bir kaçırma olayı etrafında dönüyor gibi görünse de aslında bu olay sadece bir bahane. Kitap asıl gücünü o büyük, gösterişli aksiyon sahnelerinden değil; sessiz akşamlardan, mutfak masalarında yapılan o gergin konuşmalardan ve karakterlerin kendi içlerindeki o derin yalnızlıktan alıyor. Yazar, taşrada yaşamanın getirdiği o klostrofobik, yani insanın üstüne üstüne gelen havayı muazzam aktarmış. Gitmek istersiniz ama gidemezsiniz; kalsanız, her gün aynı duvarlara çarparsınız. Vahşi Evler işte bu çaresizliğin romanı.