"Ya da iş çıkışı canından bezgin bindiğin taksi, trafigi bahane eder ve seni şehrin evvelden hiç geçmediğin sokaklarında dolandırırken, yol uzar da uzar, tam çileden çıkmak üzeresin, radyoda eski, tanıdık bir şarkı çalıverir, tatlı bir hatırayı peşi sıra sürükler, eve gitmekten vazgeçer, taksiden inip evvelden hiç geçmediğin o sokaklarda kaybolmak istersin. Bir şey yapmıştır sana o şarkı. Bir şeyin yerini değiştirmiştir içinde."
Fakat ıstırabın hayat için özsel nitelikte olduğu ve bu nedenle bize dışarıdan akın etmediği, aksine herkesin onun kurumaz kaynağını kendi içinde taşıdığı yolundaki karşılaştırılabilir bir bilginin acı ilacını içmeyi çoğunlukla reddederiz. Daha ziyade bizden hiç eksik olmayan acıya daima ayrı bir dışsal neden, adeta bir bahane ararız; tıpkı efendi sahibi olmak için özgür insanın kendine put yaratması gibi.
İçimde bir anlık yeşeren umut, kurumaya yüz tutmuş bir çiçek gibi büzülmemeye başladı. Hani böyle cılız bir çiçek vardır ya, bir kerecik sulamamazsan solar…
Ya da fazla güneş ışığı alırsa yanar. İşte… Benim umutlarım da böyleydi. Solmak için bahane arıyordu sanki.