Düşünceler söze döküldüğünde bir sonraki aşama, bu mesajı alan zihinde ortaya çıkan anlamlardır. Sözlerimiz, zihnimizdeki o kaotik çorbadan nasıl imbikle damıtılarak çıkıyorsa, bir başka zihinde de bambaşka bir okyanusa damlalar halinde düşer ve bizim tahayyül bile edemeyeceğimiz sayısız dalgalanmalara yol açar. Bu dalgalanmalar, sözümüzün ulaştığı zihnin dünüyle, bugünüyle ve yarına dair planlarıyla birleşir; kelime dağarcığıyla tartılır, kişi-ye özel çağrışım dünyasıyla birleşir ve kastettiğimizden çok daha başka yönlere, çok daha başka çağrışımlara evriliverir. Dingin bir zihinde bu dalgalanmalar belirgin ve dikkat çekicidir. Kendi içinde çalkalanan rahatsız bir zihinsel durumda ise etkisi belki de hissedilmez bile. Engin iç dünyamızı anlatmakta pek bir etkisiz olan sözlerimiz, bir başka zihinde hem hayal bile edemeyeceğimiz dönüşümlere, tepkilere ve doğurganlıklara neden olabilir hem de ne kadar özenirsek özenelim, gürültünün içinde yitip gidebilir.
Bir kere evliliğin bir ömrü var, bunu cebe koyalım. Bu ömrü uzatmak için yapabileceklerimiz var. Bunlar bazen işe yarayabilir, bazen ise hiç yaramaz. Çünkü hayatta birbirimizden bambaşka yerlere evrilebiliriz, birbirimizi tanımaz hâle gelebiliriz. Aslında birbirimizle ilgili seçimlerimizi yaptığımız zamanlar, kimliğimizin en fazla
dönüşüm geçirdigi yllardir. Ellisinde partner olmakla yirmisinde partner olmak arasında ciddi bir fark var. Her daim dönüşüyoruz. Yolda birbirini kaybetmek de dönüşüme dâhil olabiliyor. Dolayısıyla boşanmanın, bir ilişkiyi devam ettirmek istememenin de bir ilişkiye başlamak kadar kişisel bir hak olduğunu cebimize koymamız gerekiyor. Bu bir suç değildir, birine kötülük yapmak değildir.
O hatıralar ki kafatasından muhkem bir yerde saklıdırlar
O hatıralar ki tüyden hafif
Gök mavisinden duru
Etten kemikten uzaktırlar
O hatıralar ki
Bambaşka bir zaman içre yaşar dururlar
Gel demeden gelir
Git demeden giderler
Nur topu gibi açıldıkları olur bazan
Sonra sızım sızım sızlarlar.
Para demekti İstanbul, aşk demekti, şehvet ve şatafat demekti.
Bu şehre ne zaman gelirse gelsin, kendisini adeta bir sığıntı gibi hissediyor ve çabucak kaçmak istiyordu.
Bu şehirde yaşamak için köklerinden, evinden barkından kopmak, buraya ait olmak, nereden geldiğini unutmak, bambaşka biri olmak gerekiyordu.
 Anadolu Selçuklu devleti merkezi açısından Farsça bürokrasiyle ve Sünni ortodoksiyle uyumlu bir saray kültürü geliştirdi. Konya Sarayı’nda Farsça şiir söylendi, Mevlânâ celalettin Rumi konuşuldu, Farsça bilmek marifet sayıldı… Sarayın hemen dışında Anadolu’nun steplerinde ve dağlarında bambaşka bir dünya yaşıyordu. Heterodoks Türkmen boyları devletin doğrudan denetiminden uzakta, kendi geleneklerini ve inançlarını sürdürüyorlardı.