Victor Hugo ’nun Nişanlıya Mektuplar 1820-1822 adlı eseri, yalnızca bir aşkın değil, bir ruhun teslim oluşunun da metinlere dökülmüş haliydi. Okurken bunu derinlemesine hissettim. Kitap, Hugo’nun Adèle’e duyduğu derin aşkı mektuplar aracılığıyla anlatıyor, aynı zamanda 19. yüzyıl romantizminin iç dünyasını da gözler önüne seriyor. Kitabın en güçlü yanlarından biri, dilinin akıcılığı ve içtenliğiydi benim için. Mektuplar gösterişten uzak, samimi ve doğal bir şekilde kaleme alınmış. Hugo’nun duyguları kelimelere dökme biçimi okuru yormuyor; aksine, her mektup bir sonraki satıra geçme isteği uyandırıyor. Özellikle evliliklerine kadar geçen süreçte aşkını istikrarlı bir şekilde yazıya dökmesi, sevginin sürekliliğini ve ciddiyetini hissettiriyor. Bu yönüyle kitap, geçici bir romantik heyecandan çok, sabırlı ve adanmış bir sevginin belgesi niteliğindeydi.
Bununla birlikte, Hugo’nun Adèle’e duyduğu aşkı kimi zaman ölçüsüz bir yüceltişe dönüştürmesi abartılıydı. Sevgilisini neredeyse tanrısal bir mertebeye koyması, kendi benliğini yok sayacak kadar onu merkeze alması zaman zaman abartılı bir izlenim uyandırdı okurken bende . Hugo’nun kendisini değersizleştirerek Adèle’i mutlak bir yüceliğe taşıması, aşkının hayranlık ve tapınma boyutuna kaydığını gösteriyor.
Ancak tam da bu yoğunluk, eserin samimiyetini ortaya koymuş. Hugo’nun duygularında bir yapmacıklık yoktu; hissettiklerini filtresiz biçimde dile getirmiş. Bu da okurken güçlü bir duygu geçişi sağlıyor. Mektuplar, yalnızca iki insan arasındaki özel bir yazışma değil, aynı zamanda aşkın sabrını, özlemini ve bağlılığını göstermiş.
Sonuç olarak *Nişanlıya Mektuplar*, aşkın romantik ve idealize edilmiş hâlini görmek isteyenler için etkileyici bir eser. Hugo’nun zaman zaman aşırıya kaçan yüceltici anlatımına rağmen, dilindeki akıcılık ve
Sindrella Kompleksi (ya da özgün adıyla The Cinderella Complex) Colette Dowling tarafından yazılmış, özellikle kadınların psikolojik bağımsızlıklarını kazanmalarını engelleyen derin kültürel ve psikolojik etkenleri konu alan önemli bir kitap.
Kitap, kadınların bağımsız olmaktan neden korktuklarını, bu korkunun çocukluk döneminden itibaren nasıl yerleştiğini ve toplumun kadına yüklediği edilgen rolün sonuçlarını yaşanmış örnekler de vererek analiz ediyor.
Ayrıca, psikolojik bağımsızlık ile ekonomik ve duygusal bağımlılık arasındaki çatışma da kitabın belli bölümlerinde incelenmiş.
Sadece bizim toplumumuzda değil farklı ülkelerde de küçük yaşlardan itibaren kız çocuklarına anlatılan masallar (özellikle Sindrella gibi ya da Rapunzel ve Pamuk Prenses masallarını da örnek verebiliriz) pasif kurtarılma teması içermektedir, bu da kadınların bilinçaltına işlemekte ve bu kadınlar "kendi hayatının kahramanı olmak" yerine bir "prens" tarafından kurtarılma arzusu yaşayabilirler.
Kitapta Colette Dowling, bilinçaltında bir erkek tarafından kurtarılma arzusu hisseden kadınların ekonomik ve duygusal anlamda bağımsız olmayı istemelerine rağmen, bunun beraberinde getirdiği yalnızlık, yük ve sorumluluk korkularıyla nasıl yüzleşemediklerini birçok kadından örnekler vermektedir. Hatta bu kadınlar arasında dünyaca ünlü Fransız yazar Simone de Beauvoir bile vardır. Zira Sindrella Kompleksi'ni yaşayan kadınlar arasında entelektüel, yüksek öğrenim görmüş kadınlar da yer almaktadır.
Ayrıca kitapta Colette Dowling, toplumun kadına yüklediği “itaatkâr, uysal, yardım bekleyen” imajın, kadının özgüvenini nasıl zayıflattığını işlemiştir. Kadınlara bu şekilde itaatkar bir imaj yüklenmesi,kadının çalışsa bile parasını harcayamaz hale gelmesine ya da eşinin kariyerinden daha üst bir mertebeye gelmek için cesaret
Yaşama Tutunmak İçin Nedenler kitabı Matt Haig'in okuduğum ilk kitabı. Çok severek okuduğum bir kitap oldu. Yazar, yirmi dört yaşındayken yaşamış olduğu ağır depresyonun bu kitabı yazmasına vesile olduğunu söylüyor kitabında. İntihardan neden vazgeçtiğini, nasıl iyileştiğini ve anksiyete ve depresyon uzun zaman sürse bile bununla yaşamayı nasıl öğrenebileceğimizi akıcı bir dille anlatıyor.
Yazar okumanın ve yazmanın depresyondan çıkma sürecine olumlu katkısından bahsediyor.
Depresyon sürecinde kendisine iyi gelen ve iyi gelmeyen şeylerden örnekler veriyor. İyi hissetmediğimiz zamanlarda kendimizi suçlamamak gerektiğini ve yaşama tutunmak için kendimize nedenler bulabileceğimiz farkındalığını yaratıyor. Depresyondayken bile nelerin başarılabileceğini yazarların, sanatçıların , devlet başkanlarının hayatlarından örnekler vererek anlatıyor.
Depresyondan nefret etmesine rağmen beni ben yapan şey de diyor ona. Eğer benim için yaşamı hissetmenin bedeli buysa ödemeye değer diyor.
Hepimiz hayat yolculuğunda psikolojik olarak zor süreçlerden geçiyoruz. Bu yolculukta sizlere güzel bir arkadaş olacak. Okumanızı tavsiye ediyor ve keyifli okumalar diliyorum.
Beşinci Dağ , Paulo Coelho 'nun bir romanı. Orijinal ismi O Monte Cinco olan kitap 1996 yılında basılmıştır. Yahudiler, Hristiyanlar ve Müslümanlar tarafından peygamber olarak kabul edilen İlyas'ın hayatını anlatır.
Kitabın bazı bölümlerinde Hristiyanlık esintileri ağır bassa da genel manada kitabın ana fikrini beğendim.
Kitabın tamamını okuduğumda benim özet olarak anladığım şuydu:
Allah'ın gücü sonsuzdur. Her şeyi yapabilir. Sonsuz gücünü yalnızca iyilik yapmak için kullanır. Yarattığı insanlara seçim yapabilme ve kendi eylemlerine karar verebilme yeteneğini vermiştir. Tanrı'nın gücü sonsuzdur ama kulu her düştüğünde kaldırmaz bazen . İnsanın kendi yaşamının sorumluluğunu almasını ister. Kendi hayat hikâyesini yazmasını ister.
Elbet bu hayat yolculuğunda ve sınavında insan hatalara , isyana düşer ama Allah'ın bağışlaması sonsuzdur ancak eli kolu bağlı oturanlara yürekli davranmayanlara karşı değil tabii ki.
Ve hayatımızın sorumluluğunu elimize alırsak yaşadığımız iyi ya da kötü olaylardan da çıkaracağımız dersler, bizim gelişimimiz için hayatımıza katacakları vardır.
Okumanızı tavsiye ederim. Keyifli okumalar diliyorum.
Shinrin Yoku-Orman Banyosu ismini duyunca kesin okumalıyım dedim bu kitabı. Geçmiş çağlarda ormanlarla ve doğayla içiçe yaşayan insanoğlu zamanla doğadan kopup şehir hayatına uyum sağlamıştır.
Doğadan uzaklaştıkça gerçek hayatla bağı zayıflamıştır. Ve bu psikolojik ve sosyal hayatında birtakım sorunlar doğurmuştur.
Bu kitapta haftada bir kez bile olsa doğayla içiçe şehrin o karmaşık ortamından uzak vakit geçirmenin bedenve ruh sağlığımıza olumlu etkilerinden bahsedilmektedir. Eğer ormanda vakit geçirme fırsatımız yoksa doğayı evimize getirerek de bunu yapabiliriz. Evimizde özenle baktığımız bitkiler de bize orman banyosu kadar olmasa da olumlu katkılar sağlayacaktır.
Ayrıca kitapta şehir yaşamının içinde koku ve dokunma duyumuzu zamanla çok az kullandığımız söyleniyor. Orman banyosu sayesinde bu duyularımızı da yeniden daha aktif hale getirebiliriz. Örneğin bir ağaca sarılmak ya da gözlerimizi kapatıp sadece ormandaki kuş seslerine odaklanmamız beden ve ruh sağlığımızda beklemediğimiz çok olumlu etkiler yaratacaktır. Orman banyosunu çeşitli şekillerde hayatımıza dahil edebiliriz. Evimizin içinde doğal esans yağlar yardımıyla da orman banyosundan kısmen yararlanabiliriz.
Ayrıca ormanda yürürken meditasyon yapmak da ruh sağlığımız için oldukça faydalıdır. Ormanda yürürken tamamen o anın içinde olmalıyız. Yaşamın ne kadar muazzam olduğunu, şehir hayatında öylece yanından geçtiğimiz ağaçları, gökyüzündeki o güzel bulutları fark etmeliyiz. Kuşları dinlemeli ve serin esintiyi hissetmeliyiz. Attığımız her adımın tadını çıkarmalı ve yürürken toprağa sevgimizi ve teşekkürümüzü sunmalıyız.
Böylece "Orman Banyosu"nun faydasını en iyi şekilde görebiliriz. Kitapta özetle bu konulardan bahsedilmektedir.
Şehir hayatının koşuşturmasında doğayla ilgili unuttuğumuz birçok şey hatırlatılmaktadır.
Ben çok