Modern dünyanın diline dikkat ederseniz tuhaf bir şey fark edersiniz: herkes durmadan “gerçek”ten söz eder. Gerçek veri, gerçek bilgi, gerçek görüntü… Sanki bütün çağ aynı kelimeyi tekrar eden dev bir koro gibidir.“Gerçek” artık modern söylemin bir leitmotifidir ama paradoks tam burada başlar. Çünkü bu kadar ısrarla tekrar edilen şey çoğu zaman gerçekten mevcut olan bir şey değildir. Baudrillard’a göre biz gerçeğin kendisiyle değil, gerçeğin ortadan kaybolma süreciyle büyülenmiş durumdayız. Gerçekliğin sürekli teyit edilmesi gereken bir dünyada yaşıyoruz çünkü ortada kendiliğinden ayakta duran bir gerçeklik kalmamıştır.İşte bu yüzden bizi büyüleyen şey gerçek değildir. Bizi büyüleyen şey gerçeğin yavaş yavaş sahneden çekilişidir.
Neden Her Şey Hâlâ Yok Olup Gitmedi’de Baudrillard bu kayboluşun izini sürer. Bir zamanlar fotoğraf dünyaya açılan kırılgan bir pencereydi; analog görüntünün içinde saklanan tekil bir an, Barthes’ın punctum dediği o küçük yara. Sayısal çağda ise görüntü artık tanıklık etmez, yalnızca çoğalır. Her şey fotoğraflanır ama hiçbir şey görülmez.Biz de bu görüntü selinin içinde yürürüz. Bir zamanlar dünyayı yakalamak için fotoğraf çeken insan, şimdi dünyayı tüketmek için görüntü üretir. Ekranların ışığı arttıkça gerçeklik gölgelenir. Baudrillard’ın “bütünsel gerçeklik diktatörlüğü” dediği şey tam olarak budur: her şey görünür kılınır ama anlam giderek silinir.
Ve yine de her şey tamamen yok olmaz çünkü insan doğası ikilidir: bir modele uyar ama aynı anda onu sabote eder. Belki de bu yüzden dünya hala bütünüyle ortadan kaybolmamıştır.Fakat sayısal çağ şunu denemektedir: çelişkisiz, pürüzsüz, tek yönlü bir dünya. Kendisiyle tamamen barışık, sürekli olumlu, sürekli uyumlu bir insan modeli. Baudrillard’a göre böyle bir insan normal değil, tam