"Bizden Belgrad'ı aldıkları zaman, düşman delegeleri Niş kasabasını da istemişlerdi. Osmanlı delegesi ayağa kalkarak:
— Ne hacet, dedi, İstanbul’u da size verelim.
Babalarımız için Niş, İstanbul’a o kadar yakındı. Biz eğer Vardar’ı, Trablus’u, Girit’i ve Medine’yi bırakırsak, Türk milleti yaşayamaz sanıyorduk.
Çocuklarımızın Avrupa'sı Marmara ve Meriç’te bitiyor.
Batış ve kurtuluş gibi, bir milletin tarihinde ikisi tek yüzyıl içine pek az defa sığmış olan ve yalnız biri millî tarihin bir büyük faslı olan iki hadiseyi dört, beş yıl içinde görüp geçirmiş, en büyük acıyı ve en büyük millî sevinci tatmış olanların hikâyeleri okunmaya değer."
Kendime ilk defa ne zaman Türk dediğimi pek hatırlamıyoum. Bizim çocukluğumuzda Türk “kaba ve yabani” demekti. İslam ümmetinden ve “Osmanlı” idik. İlmihallerde baş dersimiz din ile milliyet’in bir olduğunu öğrenmekti.
Vatan sözü yasaktı. Onu ben büyüyüp de Namık Kemal’i okuduğum günlerde kitapta gördüm. Kulağımla ancak Meşrutiyet’te duydum. Padişah kullarıydık. Okul çıkışlarında her akşam sıraya girer, “Padişahım çok yaşa!” [diye] bağırırdık.
Padişah resmi yasaktı. Oturduğu Yıldız tepesinin adı da yasak. Göktekinin şiirde ve nesirde Arapça ve Farsçası kullanma kullanmalıydı. Nüfus tezkerelerindeki “Hamid” adları benim küçüklüğümde “Hâmid’e değişti. Nasıl ki Reşad veliahdın da adı olduğu için kardeşiminkinin sonradan Neşet'e çevrildiğini biliyorum. Semtimiz den biri[nin] veliaht Reşad Efendiye mürekkep sattığı için uzaklara sürülmüş olduğunu fısıltılardan sezmiştim.
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖