İSTİKBÂL: ARKADAN GELEN RÜZGÂR...
(...) Yunanca’da İstikbâl, “arkadan gelen rüzgâr” mânâsına geliyormuş... Aynı mânâ “bâdî”nin ve iştikaklarının görünüşünde de açık... Çevik adımlarla “bâdî”, “bedî”, “İbdâ” diyerek, istikbâli mâziye mühürleyen bir nazarla Nasreddin Hoca’yı “has kahramanımız” olarak selâmlayalım!.. Dilimin ucunda son bir nükte kaldı: “Yabanî eşek” ve “dil” arasındaki alâka, “mevzu dili”ni ehlileşmiş eşek sembolünde topluyor...
Vâridât: Nasreddin Hoca’nın Eşeği, ″NASREDDİN HOCA’NIN HİMMETİ″ başlıklı bölüm, İBDA Yayınları
Mücerret Fikir
Yaradan’ın varlık, birlik, teklik delâili
Yaradan’ın varlığına delil olan kâinattaki harika ve bedî nizam ve ahengi
Sayfa 111·Kitabı okuyor
Din
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Bu göğüslerde Hudâ'nın ebedi serhaddi; 'O benim sun-i bedi'im, onu çiğnetme' dedi. Asım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek: İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmeyecek. Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar... O, rükû olmasa, dünyada eğilmez başlar, Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor, Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker! Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer. Ne büyüksün kanın kurtarıyor tevhidi... Bedr'in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi. Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın? ' Gömelim gel seni târîhe'desem, sığmazsın.
Sayfa 23·Kitabı okudu
Alıntı
☆ ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE ☆
Asım'ın nesli... diyordum ya... nesilmiş gerçek: O benim sun'-i bedî'im, onu çiğnetme" dedi. İşte çiğnetmedi nâmûsunu, çiğnetmiyecek. Şühedâ gövdesi, bir baksana, dağlar, taşlar... 0, rükû olmasa, dünyada eğilmez başlar, Yaralanmış temiz alnından, uzanmış yatıyor, Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor! Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker! Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer. Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhîd'i... Bedr'in arslanları ancak, bu kadar şânlı idi. Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın? "Gömelim gel seni târîhe" desem, sığmazsın. Herc ü merc ettiğin edvara da yetmez o kitab... Seni ancak ebediyyetler eder istîâb. "Bu, taşındır" diyerek Ka'be'yi diksem başına; Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sayfa 829·Kitabı okuyor
Şiir
"İBDA" KELİMESİNİN MÂNÂLARI...
(...) İBDA… Osmanlı döneminde kullanılan üç ayrı kelimedir. Bunlardan birincisi ve ikincisindeki d sesi “dal” harfi ile, üçüncüsündeki ise “dad” harfi iledir. Birincisi “hemze” ile, ikincisi ve üçüncüsü ise “ayn” harfi ile biter. Yâni bunlar, ilk ikisi birbirine çok yakın üç ayrı kelimedir ve üçünün de birden fazla anlamı vardır. İzhar etmek, meydana çıkarmak, görünüşe çıkarmak. Bir yerden bir yere çıkmak. Yaratmak, yokluktan varlığa çıkarmak. Numûnesiz, örneksiz bir şey yapmak… Cenab-ı Hakk’ın vasıtasız, maddesiz, zamansız, mekânsız yaratması ve icadı. Eşi ve benzeri olmayan bir eser ortaya koymak. (İbda, icad, ihdas, ihtira, sun’, halk, tekvin kelimeleri sinonim, yâni tenasüblü kelimelerdir.) Edebiyatta; geçmişte benzeri olmayan bir şiir söylemek… Sanatta; benzeri olmayan mükemmellikte sanat eseri. (İbda yapabilene “mübdi”, eserlerine “bedia” adı verilir.) Bir şeyi parça parça etmek. Sorulan soruya güzel cevab vermek. Kandırmak. İktisatta; birisine, kâr tamamen kendisine ait olmak üzere sermaye vermek. (Fıkıhta bu son anlamı kullanılmıştır; eskiden birisine faizsiz kredi sağlanır, bununla yapacağı işte kâr tamamen onun olur, krediyi sağlayan veya borç veren ise belli bir dönem sonunda verdiğini alırdı; buna ‘ibda’ denilirdi.) [...] Birinci kelimenin ebced değeri 8’dir. Bu anlamıyla; şaheser, fikir, başlangıç, ilk, insan-ı kâmil, kahraman, kardeşlik gibi kavramlarla tabiri vardır. İkinci kelimenin ebced değeri, 78’dir. Bu anlamıyla; hakîm (hikmet sahibi), hekim (doktor), fikir topluluğu, galib, muztarib, hapis, aslan yatağı, eş, rüya gibi kavramlarla tabiri vardır. **Üçüncü kelimenin ebced değeri, 808’dir. Bu anlamıyla; öncü kuvvetlerin eğitimi, yüksek şeref, ayaklanma, iki âlemin arası, taç giyme gibi kavramlarla tabiri
İbda Diyalektiği -Kurtuluş Yolu -IV-, 14 Mayıs 2011, Çarpıcı Kitap·Kitabı okuyor
İBDA Diyalektiği
:Aslında tabiata bakarken Allah'ın ayetlerini seyrediyoruz. Onu aracısız ve tüm hakikatiyle kalbimizde idrak ediyoruz. :Çünkü Allah'ın Basîr sıfatı bizde de var. Görüyoruz, sesini duyuyoruz, kokusunu alıyoruz. İç dünyamızda ilahi lütuf olarak bir güzel bölgesi var, bir güzel alanı, uzayı var. Buraya değebiliyorsak güzeli idrak ediyoruz. O da Cemâl'den bize verilen nasip... Nasıl ki Allah'ın Basîr, Semî, Tekellüm sıfatları verildiyse Bedî, yani güzellik sıfatından da bir şeyler bahşedilmiş insana. Bizler orayı köreltirsek, başkalarının güzel dediği, güzel diye tanımladığı o noktada takılıp kalırız. Fakat Hüsn-i Mutlak'ın bize ilham ettiği o alan üzerinde yoğunlaşıp o alanı geliştirirsek işte o zaman batmayan bir güzellikten nasipdar oluruz.